AloneLord
Genel Sorumlu
XV. ve XVI. Asırlarda İslam Dünyası'nda Osmanlı Gücü
XV. ve XVI. Asırlarda İslam Dünyası'nda Osmanlı Gücü
XV. ve XVI. Asırlarda İslam Dünyası'nda Osmanlı Gücü
XV ve XVI. asırlar bizce hem Batı hem de Doğu Türklüğünün istikbâli açısından
son derece önemli bir dönüm noktası olarak dikkati çekiyor. Doğu Türklüğünün umûmî
durumuna baktığımızda XV. asrın başlarında şöyle bir tablo ile karşılaşırız: 1370
yılında Çağatay Ulusu hâkimiyetine son veren Emir Timur 30 küsur yıl içerisinde
(1370-1404) doğuda Çin sınırlarına batıda Karadeniz’in kuzeyine ve geçici de olsa
Akdeniz’e kuzeyde Kazak bozkırlarına güneyde ise İndus’a kadar uzanan geniş bir
imparatorluk kurmağa muvaffak olmuştu. 1402’de yakınlarındaki Çubuk
ovasında Osmanlı pâdişâhı Yıldırım Bâyezid’in (1389-1402) ordusunu mağlup etmek
sûretiyle İstanbul’un Anadolu Türklüğü tarafından fethedilmesini yarım yüz yıl
geciktiren; Karadeniz’in kuzeyindeki Altınordu Hanlığı’nı dağıtarak sonunda Rusların
daha rahat bir nefes almasına ve gitgide güçlenerek Türk dünyâsını tehdit eder hâle
gelmesine zemin hazırlayan dolayısıyla belki de bilmeden netîceleri sonraki asırlarda
ortaya çıkacak olan târihî bir sorumluluğun altına giren Emir Timur’un bu büyük
imparatorluğu kendisinin 1404’te Çin seferine hazırlanırken ölmesi üzerine onun
zamânındaki ataklığını kaybetti; fetih faaliyetleri durdu; üç yıllık bir iç çekişme sonunda
imparatorluğun başına oğlu Şahruh geçti. Mistik tabiatlı ilim ve sanat sever bir
şahsiyet olarak tanınan Şahruh ülkesini 40 yıl idâre ettikten sonra 1447’de ölünce
imparatorluk hızla dağılmaya yüz tuttu; vasal durumda bulunan devletler kısa süre
içerisinde bağımsız hareket etmeğe başladılar. Gitgide küçülmek sûretiyle 50 küsur yıl
daha varlıklarını sürdüren Timurlular XVI. asrın başlarında 1500-1507 yılları
arasında -Hindistan kolu hâriç- tasfiye oldular; yerlerini Şeybânî Han idâresindeki
Özbekler aldılar. Fakat Özbekler Türkistan’da siyâsî birliği uzun süre sürdürmeye
muvaffak olamadıkları gibi hiç bir zaman Timur İmparatorluğu’nun siyâsî sınırlarına
da ulaşamadılar. XVI. Asrın başlarından îtibâren yavaş yavaş Türkistan hanlıkları ve
Kazak cüzleri ortaya çıkmaya başladılar ve bundan sonra bölgenin Ruslar tarafından
işgâline kadar doğu Türklüğünü siyâsî bir birlik etrafında toparlamak mümkün olmadı.
Ancak bu konuyu yazımızın belirlenen çerçevesini aştığı için bir kenâra bırakıyoruz.
Batı Türklüğüne gelince: Selçukluların ardından Anadolu’da bir düzineyi aşkın
Türkmen beyliği vücut bulmasına rağmen burada belirleyici ve târihe yön verici güç
olarak Osman-oğulları ortaya çıkacaklardır. XIII. asrın sonlarında dağılmakta olan
Anadolu Selçuklu devletinin batı sâhasında bir uç beyliği olarak târih sahnesine çıkan
Osmanlılar hızlı bir gelişme kaydederek kısa süre içerisinde Anadolu’dan Balkanlara
geçtiler. XV. asrın başlarında Timur ordularına yenilmek sûretiyle kısa süreli bir
sarsıntı geçirdilerse de on yıllık bir zaman zarfında yeniden toparlanmaya ve eski
güçlerine ulaşmaya muvaffak oldularAnadolu’nun her tarafına yayılmış olan Türkmen
beyliklerini birer birer ortadan kaldırarak bölgenin siyâsî ve idârî birliğini sağlamayı
başardılar. Böylece başlangıçta bir ayağı Anadolu’ya diğer ayağı Balkanlara basan
sınırları bilâhare Basra Körfezi’nden Fas’a Kafkaslardan Viyana kapılarına ve
Kırım’dan Yemen’e uzanan cihan-şümûl bir devlet kurdular.
Bu devletin yönetim anlayışı başlangıçtan îtibâren doğu Türklüğünün yönetim
anlayışından belirgin bir biçimde ayrılmıştı. Doğu Türklüğünce kurulan devletler
umûmiyetle hânedanın veya ülkeyi yöneten han âilesinin müşterek mülkü olarak
görülüp hükümdarların ölümünün ardından oğulları arasında ya fiilen paylaşılır veya
parçalanmayla netîcelenen taht kavgaları patlak verirken Osmanlılar-hükümrânlık
anlayışı bakımından her ne kadar doğu Türklüğü ile benzer düşünceleri paylaşsalar da
kuruluş yıllarından başlamak üzere merkeziyetçi bir yönetim anlayışına yöneldiler ve
mahallî güç odaklarının ortaya çıkmasına imkân vermeyen bir yönetim zihniyeti
benimsediler. Bilhassa yükselme döneminde hükümdarların vefâtlarının ardından
şehzâdeler arasında her ne kadar zaman zaman taht mücâdeleleri cereyan etmişse de bu
mücâdeleler hiç bir zaman ülkenin bölünmesine veya paylaşılmasına yol açmadığı gibi
taht dolayısıyla birbirleriyle mücâdeleye tutuşan taraflar böyle bir paylaşma düşüncesini
aslâ kabûl etmediler1. Böylece altı yüz yıl gibi oldukça uzun sayılabilecek bir süre
yaşayan bir devlet kurdular.
Şimdi batı Türklüğü’nün bu en büyük siyâsî ve medenî teşkilâtlanmasının nasıl bir
târihî süreçten geçerek XVI. asırda dünyânın en büyük devleti ve İran ile gerisindeki
doğu Türklüğü hâriç hemen hemen bütün İslâm dünyâsının doğrudan hâmîsi hâline
geldiğini kısaca gözden geçirelim:
1243 yılında ağır bir Moğol darbesine mâruz kalan ve bundan sonra bir daha
kendisini toparlayamayan Anadolu Selçuklu devleti gitgide parçalanmış uç denen sınır
boyları da dâhil Anadolu’nun her köşesi kendi başına hareket eden ve daha sonra birer
müstakil devletçik hâline gelen beylikler eliyle idâre olunmaya başlamıştı. Osmanlı
devleti başlangıçta bu beyliklerden biri olarak târih sahnesine çıktı. Osmanlı beyliği
Bizans sınırına yakın topraklar üzerinde kurulmuştu. Osmanlılar belki biraz bu sebeple
biraz da bulundukları coğrafyanın kendilerine sağladığı imkânlardan faydalanarak fakat
daha ziyâde şuurlu bir politika tâkip ederek başlangıçta mecbûr kalmadıkça kendileri
gibi Türk ve Müslüman olan diğer beylikler aleyhine değil bütün beylikler tarafından
küffâr olarak görülen Bizans aleyhine genişlemeye çalıştılar. Bu politika onların bütün
Müslüman topluluklar arasında gâzîler-yâni Allah’ın adını ve dînini yayan kâfirlere
karşı İslâm’ı savunan kimseler-olarak tanınmalarına hizmet etti2. Anadolu dışındaki
İslâm-Türk coğrafyasından ve bilhassa huzursuzluk bulunan Türkmen beyliklerinden
pek çok insanın Osmanlı topraklarına akması da böyle bir politikanın verimli
semerelerinden birisi olsa gerektir.
Osmanlılar 1354 yılında Gelibolu’ya diğer bir ifâdeyle Avrupa topraklarına ayak bastılar; Balkanlarda hızla yayıldılar. Aleyhlerine teşekkül eden Haçlı seferlerini büyük
bir mahâret ve başarı ile püskürtmeye muvaffak oldular. I. Murad zamânında (1362-
1389) Balkanların büyük bir kısmı Osmanlı toprağı hâline getirildi. Bölgenin devlet veya
prenslikleri Osmanlılara engel olamayacaklarını anladıkları için bir kısmı iyi
geçinmenin yollarını aramak bir kısmı da vasal prenslikler olarak Osmanlı’nın
üstünlüğünü tanımak zorunda kaldılar. XV. asrın başlarında Yıldırım Bâyezid’in idâresi
altındaki Osmanlı devleti Balkanların hâkim gücü hâline gelmekle kalmamış artık beri
yakadaki Anadolu’daki beylikleri de birer birer ortadan kaldıracak güce erişmişti.
Fakat bu hızlı gelişme XV. asrın başlarında geçici bir süre sekteye uğradı. Sultan
Yıldırım Bâyezid 1402’de Emir Timur’la karşılaşmamış ve yenilmemiş olsaydı sıkı bir
şekilde muhâsaraya aldığı İstanbul’u belki de elli küsur yıl önce ele geçirecek ve
yaklaşık bin yıllık Bizans’ı târih sahnesinden silme şerefi oğlunun torununa değil
muhtemelen kendisine nasip olacaktı. Söz konusu yenilgi Bizans’ın bir elli yıl daha
yaşamasına imkân hazırlamakla kalmadı Anadolu birliğinin sağlanmasını da bir o
kadar geciktirdi. Bununla birlikte Osmanlılar acılı da olsa Timur yenilgisinin
yaralarını sarmayı başardılar. Tâlihleri da yâver gitmişti. Zîrâ devletin içine düşmüş
olduğu bu sıkıntılı ortamda Balkanlarda henüz ele geçirilmiş olan toprakları
Osmanlılardan geri alacak her hangi bir ciddî güç bulunmuyordu. Dolayısıyla
Osmanlılar Anadolu’da mâruz kaldıkları parçalanmayı ve toprak kayıplarını
Balkanlarda neredeyse yaşamadılar.
1453 yılı sâdece İstanbul’un fetih târihi olarak değil aynı zamanda Osmanlı
devletinin tamâmı için büyük bir değişimin ve dönüşümün başlangıcı olarak
değerlendirilmelidir. Çünkü yedinci Osmanlı hükümdârı Fâtih Sultan Mehmed (1451-
1481) -21 gibi genç bir yaşta- İstanbul’u alarak bu şehri devletinin başkenti hâline
getirmekle kalmamış aynı zamanda cihan-şümûl bir devletin temelini de sağlam bir
şekilde atmış bulunuyordu. Kendisinden önce Araplar ve Türkler tarafından defalarca
kuşatılan ve bir türlü alınamayan İstanbul’u -Müslümanlar nazarında peygamber devrini
tâkîben zaman içinde âdetâ kudsiyet kazanmış ve belde-i tayyibe sıfatını almış olan bu
şehri- ele geçirmekle bütün İslâm dünyâsında oldukça yüksek bir nüfûz edinmişti.
Fâtih bunu değerlendirmesini iyi bildi. Nitekim Osmanlı sultanları henüz hilâfeti
üstlenmedikleri hâlde3 o halîfetu’llâh fi’l-‘âlem (Allâh’ın dünyâdaki halîfesi) unvânını
kullanmakta bir sakınca görmemişti (Tursun Bey 1977: 10; İnalcık 1964a: 8). Fâtih
Hicaz bölgesinin ve mukaddes mekânların hâmîsi sıfatıyla kendisini üstün gören Mısır
sultânına İstanbul’un fethi münâsebetiyle gönderdiği fetih-nâmede Peygamber
müjdesine mazhar olmakla iftihar ediyor ve buna telmihte bulunmak sûretiyle artık
kendisinin de İslâm dünyâsının varlığı ve geleceği üzerinde söz sâhibi olduğunu /
olacağını açıkça hissettiriyordu (İnalcık 1964b: 493). Onların nüfûzlarını İslâm
dünyâsının her tarafında yaymak için dînî verilerden motiflerden ve hissiyâttan da
faydalanmayı ihmâl etmediklerini biliyoruz. Meselâ eserini XV. asrın sonlarına doğru
kaleme alan târihçi Oruç Bey (1925: 79-80) Osmanlı sultanları için şöyle diyordu:
¡§Hakk Te’âlâ buyruğı üzerine yürüyicilerdür. Fî sebîli’llâh gazâ mâlını cem’ idüp
Hakk yolına sarf idicilerdür. Sırât-ı müstakîm üzre olup Hakk’dan yana
müteveccihlerdür. Dîn yolına gayretlülerdür; dünyâya mağrûr değillerdür; şerî’at yolın
gözedicilerdür; gurûr ehlinden intikâm alıcılardur; garîbleri sevüp fukarâya ihsan
idüp âlimleri terbiyet kılıcılardur. Şarkdan garbe değin İslâm dînini açmağa kasd
idicilerdür; dîn yolına cân u baş terk idicilerdür. Hakk Te’âlâ’nun keremine sığınup
Hakka müşrik olanları ve İslâm(ı) kabûl itmeyüp İslâm ehline kasd iden küffâr-ı hâksârı
kırıcılardur. Bu Âl-i Osmân Oğuz neslindendür. Dîn yolında kavîlerdür i’tikâdları
muhkemlerdür.¡¨ Bu ifâdeler bir târihçinin basit mübâlağaları olmanın ötesinde
Osmanlı idâreci sınıfının hissiyâtını yansıtması bakımından dikkat çekicidir.
Osmanlı târihçilerinin çoğunda görülen bu tür tasvir ve tavsifler XV. yüzyıldan
XVI. yüzyıla geçerken Osmanlıların İslâm dünyâsında sâdece siyâsî değil psikolojik
açıdan da üstünlük kurma isteklerinin dînî ve hissî zemînini hazırlayacaktır. Diğer
taraftan bu ve benzeri ifâdeler sâdece Osmanlı târihçilerine de mahsûs değildir.
İnalcık’ın ifâde ettiği gibi ¡§Osmanlı sultanları Fatih devrinden itibaren en büyük
Gaziler sıfatı ile kendilerini İslâm sultanları arasında Hulefa-i Raşidin’den beri en
üstünü (afdal) saymaya başlamışlardır. Kanunî Süleyman’a cülusunda Mekke Şerifi’nin
gönderdiği mektupta¡¥sizler Efrenc’den (yani Avrupalılar’dan) ve emsâlinden
memleketler feth etmekle bize ve bütün İslâm sultanlarına üstün bulunuyorsunuz’
demekte idi. Osmanlı sultanlarının hilâfet-i kübrâ’ya sahip olmaları bütün İslâm
dünyasının Hıristiyan dünyasına karşı koruyucusu İslâm’ı ve şeriatı Mekke ve
Medine’yi ve hac yollarını himâye edebilecek fiilî kuvvet ve kudrete malik İslâm’ın en
büyük sultanı anlamında anlaşılıyordu. Onlar da bu kudretin kendilerine Allah
tarafından verildiğini muayyad min ind’Allah [Allah’ın tarafından te’yid edilmiş]
olduklarını düşünüyorlardı (İnalcık 992: 466).
Bu imaj ve anlayış asırlarca canlılığını muhâfaza etti; hattâ XIX. asrın sonlarıyla
XX. asrın başlarında sıkıntılar içinde kıvranan Osmanlı sultanlarından yardım dileyen
Hind Müslümanlarının ve Türkistan hanlıkları yöneticilerinin zihinlerinde hâlâ aynı
imaj yaşamaktaydı. Meselâ XIX. yüzyılın başlarında Hokand hanı Ömer (1809-822) ile
Buhara emîri Haydar-şah arasında çıkan bir rekâbet dolayısıyla her iki hükümdar da
Osmanlı devletine elçiler göndererek tâbiyet arz etmişlerdi (Gömeç 1999: 103-104).
Kezâ 1870’li yıllarda Çin baskısı altında bulunan Doğu Türkistan hâkimi Yâkub Bey -
aynı imajın tesiriyle olmalıdır ki-binlerce kilometre uzaktaki Sultan Abdülaziz’i (1861-
1876) halife olarak tanımakta ve onun adına altın ve gümüş paralar bastırmakta hutbe
okutmakta idi (Hayit 1975: 146) ki bu tür uygulamalar aynı zamanda Osmanlı
pâdişâhını metbû’ olarak görmenin de ifâdesidir4. Kezâ Türk millî mücâdelesi
döneminde Türk dünyâsıyla birlikte Hindistan Müslümânlarının da maddî ve mânevî
olarak istiklâl mücâdelesi yürüten Türk ordularının yanında yer almaları aynı târihî
mîrâsın sâikiyle olsa gerektir.
İslâm dünyâsında tesirleri asırlarca devâm edecek olan böyle bir Osmanlı imajının
oluşumunda Fâtih Sultân Mehmed’le başlayan yeni dönemin mühim bir yeri vardır.
Fâtih İstanbul’u almakla İslâm dünyâsında sâdece gıpta edilip çekinilen bir hükümdar
olarak kalmamış aynı zamanda Doğu Roma İmparatorluğu’nun da meşrû vârisi ve
Ortodoks Hıristiyanlığı’nın tabiî hâmîsi olarak da görülmeğe başlamıştı. Bir Rum âlimi olan Yorgi Trapezuntis1466’da Fâtih’e ¡§Kimse şüphe etmez ki sen Romalılar
imparatorusun. İmparatorluk merkezini hukuken elinde tutan kimse imparatordur.
Roma İmparatorluğu’nun merkezi de İstanbul’dur.” (İnalcık 1964a: 9) diyordu.
Fâtih’in Rum târihçisi Kritovulos ise bizzat sultan adına kaleme aldığı eserinin telif
sebebini anlatırken onun sâdece çağdaşı olan hükümdarlardan değil meziyet fazîlet
şecaat ve kahramanlık bakımında dünyânın gelmiş geçmiş bütün hükümdarlarından
hattâ kendi hânedânından çıkan ve her biri başka milletlerin hükümdarlarından üstün
olan pâdişahlardan daha üstün olduğunu söylüyordu (Kritovulos 1928: 12).
Fâtih Sultan Mehmed devletin kuruluşundan beri yöneldiği istikâmeti güçlendirdi
ve Osmanlı merkeziyetçi yönetim anlayışını iyice yerleştirdi. Ünlü târihçimiz Halil
İnalcık’ın ifâdesiyle o ¡§Gâzi Sultan sıfatını benimsemekle birlikte şahsında İslâm
Türk ve Bizans hükümdarlık an’anelerini meczederek klâsik Osmanlı pâdişâhı tipini
yaratmasını¡¨ bilmişti. ¡§Osmanlı pâdişâhı devlet içinde mutlak örfî hâkimiyet
salâhiyeti ile Fâtih Sultan Mehmed’in şahsında doğmuş ve bütün kudret ve
salâhiyetlerini Selim I. ve Süleyman I. vaktinde kazanmış”tı (İnalcık 1958: 68-69;
1964a: 8-13; 1964b: 493; 1992: 464; kezâ Uzunçarşılı 1995 II: 144-147).
Osmanlı sultanları Fâtih’e kadar kendilerini yönetici kadrodan ve cemiyetten tecrit
etmemişlerdi. Başlangıçta aşiret beyleri arasından bir bey diğer bir ifâdeyle eşitler
arasında birinci idiler "beylik gitgide güçlenip devlete dönüşürken kendileri de
mevkilerini güçlendirdiler" ilk dönemin beyleri zamanla sultan ve bilâhare han ve
pâdişâh oldular; mücerret pâdişâh imajını ulaşılmaz bir mevkie çıkardılar. Padişahlık
ile Osmanlı hânedânı arasında öyle bir ayniyet teşekkül etti ki yüzyıllar boyunca
merkezî idârenin çok zayıfladığı dönemlerde bile kimse bu hânedânı tasfiye ederek
yerine geçme arzûsuna kapılmadı; belki böyle bir husus akla bile gelmedi; bu sebeple de
küçük yaştaki şehzâdelerin pâdişâhlıkları îtirazsız kabûl olundu. Böylece devletin tek
elden ve parçalanıp bölünme kabûl etmez bir şekilde yönetilmesi anlayışı iyice
yerleşmiş oldu. Bütün bu düzenlemelerde İstanbul Fâtihi’nin rolü bilhassa büyüktür.
Fâtih’in merkeziyetçi yapıyı güçlendirmek için başka tedbirler de aldığı
bilinmektedir. Bu cümleden olmak üzere o doğrudan sultana bağlı bulunan ve her an
kullanılabilmesi imkân dâhilinde olan Yeniçerilerin sayısını arttırdı; sınır boylarının
kontrolünü güçlendirdi; güçlü bir içtimâî ve dînî zümrenin kudret ve geçim kaynağını
oluşturan vakıf ve mülk toprakları tekrar gözden geçirerek bunların mühim bir kısmını
timar sistemine dâhil etti. Vezîr-i âzamlık müessesesini güçlü bir şekilde tesis ederek
onun yetkilerini arttırdı başında bulunan zâtı mutlak vekili hâline getirdi. Ayrıca ulemâ
ve diğer devlet erkânını belirli bir hiyerarşik düzen içerisinde kendisine bağladı. Devlet
müesseselerini eğitim sâhası da dâhil olmak üzere yeniden organize etti. Nihâyet
devşirme sistemine daha fazla ağırlık vererek bu sistem içerisinde yetişen devlet
adamlarını ön plâna çıkardı. Böylece yerli aristokrasinin merkezî otorite karşısındaki
nüfûzu ve gücü başka bir unsurla dengelenmiş oluyordu5. Böylece biri diğeriyle
dengelenen ve çoğunluğunu yeniçeri (devşirme sınıfı) sipâhî (yerli aristokrasi) ve
ulemânın (okumuşlar sınıfı) oluşturduğu üçlü bir saç ayağı ortaya çıktı.
Bütün bu tedbirler XV. asırdan XVI. asra girerken Fâtih’in haleflerinin güçlü
İslâm dünyâsında hatırı sayılır kendisinden çekinilen bir devlete sâhip olmalarına
zemîn hazırlamıştı. XVI. asrın başlarında Osmanlı devleti artık zamânın en güçlü
devleti idi. Ünlü Fransız târihçi Fernand Braudel XVI. asrı Türklerin Asrı olarak
nitelerken gerçekte daha ziyâde Osmanlı gücünü hesâba katmakta idi (1989 1990: .).
Yavuz Sultan Selim (1512-1520) ve Kānûnî Sultan Süleyman (1520-1566) gibi
kudretli hükümdarlar zamânında - yâni XVI. asrın büyük bir bölümünde-Osmanlı
devleti bir taraftan Doğu (bilhassa İslâm) diğer taraftan Batı (münhasıran Avrupa)
devletleri arasındaki siyâsî ilişkilerde ve hâdiselerde hem bir denge unsuru olarak rol
oynayacak ve hem de söz konusu ilişki ve hâdiselerde fiilen yer alarak belirleyici bir
kudret olacaktır. Halil İnalcık’ın ifâde ettiği gibi: ¡§Bu devirde Osmanlı İmparatorluğu
hiç şüphesiz bir Anadolu-Balkanlar İmparatorluğu durumundan bir dünya devleti
durumuna yükseldi. O zamanki dünyada hiçbir mühim mesele yoktu ki Osmanlı
politikası ilgilenmesin ve ağırlığını hissettirmesin. Sumatra’dan Toulon’a
Mombasa’dan Astrahan’a kadar Osmanlı kuvvetleri dünyanın dört köşesinde faaliyette
idiler. Süleyman bu dünya politikasını daima gaza fikrine dayandırmakta idi.
XV. ve XVI. Asırlarda İslam Dünyası'nda Osmanlı Gücü
XV ve XVI. asırlar bizce hem Batı hem de Doğu Türklüğünün istikbâli açısından
son derece önemli bir dönüm noktası olarak dikkati çekiyor. Doğu Türklüğünün umûmî
durumuna baktığımızda XV. asrın başlarında şöyle bir tablo ile karşılaşırız: 1370
yılında Çağatay Ulusu hâkimiyetine son veren Emir Timur 30 küsur yıl içerisinde
(1370-1404) doğuda Çin sınırlarına batıda Karadeniz’in kuzeyine ve geçici de olsa
Akdeniz’e kuzeyde Kazak bozkırlarına güneyde ise İndus’a kadar uzanan geniş bir
imparatorluk kurmağa muvaffak olmuştu. 1402’de yakınlarındaki Çubuk
ovasında Osmanlı pâdişâhı Yıldırım Bâyezid’in (1389-1402) ordusunu mağlup etmek
sûretiyle İstanbul’un Anadolu Türklüğü tarafından fethedilmesini yarım yüz yıl
geciktiren; Karadeniz’in kuzeyindeki Altınordu Hanlığı’nı dağıtarak sonunda Rusların
daha rahat bir nefes almasına ve gitgide güçlenerek Türk dünyâsını tehdit eder hâle
gelmesine zemin hazırlayan dolayısıyla belki de bilmeden netîceleri sonraki asırlarda
ortaya çıkacak olan târihî bir sorumluluğun altına giren Emir Timur’un bu büyük
imparatorluğu kendisinin 1404’te Çin seferine hazırlanırken ölmesi üzerine onun
zamânındaki ataklığını kaybetti; fetih faaliyetleri durdu; üç yıllık bir iç çekişme sonunda
imparatorluğun başına oğlu Şahruh geçti. Mistik tabiatlı ilim ve sanat sever bir
şahsiyet olarak tanınan Şahruh ülkesini 40 yıl idâre ettikten sonra 1447’de ölünce
imparatorluk hızla dağılmaya yüz tuttu; vasal durumda bulunan devletler kısa süre
içerisinde bağımsız hareket etmeğe başladılar. Gitgide küçülmek sûretiyle 50 küsur yıl
daha varlıklarını sürdüren Timurlular XVI. asrın başlarında 1500-1507 yılları
arasında -Hindistan kolu hâriç- tasfiye oldular; yerlerini Şeybânî Han idâresindeki
Özbekler aldılar. Fakat Özbekler Türkistan’da siyâsî birliği uzun süre sürdürmeye
muvaffak olamadıkları gibi hiç bir zaman Timur İmparatorluğu’nun siyâsî sınırlarına
da ulaşamadılar. XVI. Asrın başlarından îtibâren yavaş yavaş Türkistan hanlıkları ve
Kazak cüzleri ortaya çıkmaya başladılar ve bundan sonra bölgenin Ruslar tarafından
işgâline kadar doğu Türklüğünü siyâsî bir birlik etrafında toparlamak mümkün olmadı.
Ancak bu konuyu yazımızın belirlenen çerçevesini aştığı için bir kenâra bırakıyoruz.
Batı Türklüğüne gelince: Selçukluların ardından Anadolu’da bir düzineyi aşkın
Türkmen beyliği vücut bulmasına rağmen burada belirleyici ve târihe yön verici güç
olarak Osman-oğulları ortaya çıkacaklardır. XIII. asrın sonlarında dağılmakta olan
Anadolu Selçuklu devletinin batı sâhasında bir uç beyliği olarak târih sahnesine çıkan
Osmanlılar hızlı bir gelişme kaydederek kısa süre içerisinde Anadolu’dan Balkanlara
geçtiler. XV. asrın başlarında Timur ordularına yenilmek sûretiyle kısa süreli bir
sarsıntı geçirdilerse de on yıllık bir zaman zarfında yeniden toparlanmaya ve eski
güçlerine ulaşmaya muvaffak oldularAnadolu’nun her tarafına yayılmış olan Türkmen
beyliklerini birer birer ortadan kaldırarak bölgenin siyâsî ve idârî birliğini sağlamayı
başardılar. Böylece başlangıçta bir ayağı Anadolu’ya diğer ayağı Balkanlara basan
sınırları bilâhare Basra Körfezi’nden Fas’a Kafkaslardan Viyana kapılarına ve
Kırım’dan Yemen’e uzanan cihan-şümûl bir devlet kurdular.
Bu devletin yönetim anlayışı başlangıçtan îtibâren doğu Türklüğünün yönetim
anlayışından belirgin bir biçimde ayrılmıştı. Doğu Türklüğünce kurulan devletler
umûmiyetle hânedanın veya ülkeyi yöneten han âilesinin müşterek mülkü olarak
görülüp hükümdarların ölümünün ardından oğulları arasında ya fiilen paylaşılır veya
parçalanmayla netîcelenen taht kavgaları patlak verirken Osmanlılar-hükümrânlık
anlayışı bakımından her ne kadar doğu Türklüğü ile benzer düşünceleri paylaşsalar da
kuruluş yıllarından başlamak üzere merkeziyetçi bir yönetim anlayışına yöneldiler ve
mahallî güç odaklarının ortaya çıkmasına imkân vermeyen bir yönetim zihniyeti
benimsediler. Bilhassa yükselme döneminde hükümdarların vefâtlarının ardından
şehzâdeler arasında her ne kadar zaman zaman taht mücâdeleleri cereyan etmişse de bu
mücâdeleler hiç bir zaman ülkenin bölünmesine veya paylaşılmasına yol açmadığı gibi
taht dolayısıyla birbirleriyle mücâdeleye tutuşan taraflar böyle bir paylaşma düşüncesini
aslâ kabûl etmediler1. Böylece altı yüz yıl gibi oldukça uzun sayılabilecek bir süre
yaşayan bir devlet kurdular.
Şimdi batı Türklüğü’nün bu en büyük siyâsî ve medenî teşkilâtlanmasının nasıl bir
târihî süreçten geçerek XVI. asırda dünyânın en büyük devleti ve İran ile gerisindeki
doğu Türklüğü hâriç hemen hemen bütün İslâm dünyâsının doğrudan hâmîsi hâline
geldiğini kısaca gözden geçirelim:
1243 yılında ağır bir Moğol darbesine mâruz kalan ve bundan sonra bir daha
kendisini toparlayamayan Anadolu Selçuklu devleti gitgide parçalanmış uç denen sınır
boyları da dâhil Anadolu’nun her köşesi kendi başına hareket eden ve daha sonra birer
müstakil devletçik hâline gelen beylikler eliyle idâre olunmaya başlamıştı. Osmanlı
devleti başlangıçta bu beyliklerden biri olarak târih sahnesine çıktı. Osmanlı beyliği
Bizans sınırına yakın topraklar üzerinde kurulmuştu. Osmanlılar belki biraz bu sebeple
biraz da bulundukları coğrafyanın kendilerine sağladığı imkânlardan faydalanarak fakat
daha ziyâde şuurlu bir politika tâkip ederek başlangıçta mecbûr kalmadıkça kendileri
gibi Türk ve Müslüman olan diğer beylikler aleyhine değil bütün beylikler tarafından
küffâr olarak görülen Bizans aleyhine genişlemeye çalıştılar. Bu politika onların bütün
Müslüman topluluklar arasında gâzîler-yâni Allah’ın adını ve dînini yayan kâfirlere
karşı İslâm’ı savunan kimseler-olarak tanınmalarına hizmet etti2. Anadolu dışındaki
İslâm-Türk coğrafyasından ve bilhassa huzursuzluk bulunan Türkmen beyliklerinden
pek çok insanın Osmanlı topraklarına akması da böyle bir politikanın verimli
semerelerinden birisi olsa gerektir.
Osmanlılar 1354 yılında Gelibolu’ya diğer bir ifâdeyle Avrupa topraklarına ayak bastılar; Balkanlarda hızla yayıldılar. Aleyhlerine teşekkül eden Haçlı seferlerini büyük
bir mahâret ve başarı ile püskürtmeye muvaffak oldular. I. Murad zamânında (1362-
1389) Balkanların büyük bir kısmı Osmanlı toprağı hâline getirildi. Bölgenin devlet veya
prenslikleri Osmanlılara engel olamayacaklarını anladıkları için bir kısmı iyi
geçinmenin yollarını aramak bir kısmı da vasal prenslikler olarak Osmanlı’nın
üstünlüğünü tanımak zorunda kaldılar. XV. asrın başlarında Yıldırım Bâyezid’in idâresi
altındaki Osmanlı devleti Balkanların hâkim gücü hâline gelmekle kalmamış artık beri
yakadaki Anadolu’daki beylikleri de birer birer ortadan kaldıracak güce erişmişti.
Fakat bu hızlı gelişme XV. asrın başlarında geçici bir süre sekteye uğradı. Sultan
Yıldırım Bâyezid 1402’de Emir Timur’la karşılaşmamış ve yenilmemiş olsaydı sıkı bir
şekilde muhâsaraya aldığı İstanbul’u belki de elli küsur yıl önce ele geçirecek ve
yaklaşık bin yıllık Bizans’ı târih sahnesinden silme şerefi oğlunun torununa değil
muhtemelen kendisine nasip olacaktı. Söz konusu yenilgi Bizans’ın bir elli yıl daha
yaşamasına imkân hazırlamakla kalmadı Anadolu birliğinin sağlanmasını da bir o
kadar geciktirdi. Bununla birlikte Osmanlılar acılı da olsa Timur yenilgisinin
yaralarını sarmayı başardılar. Tâlihleri da yâver gitmişti. Zîrâ devletin içine düşmüş
olduğu bu sıkıntılı ortamda Balkanlarda henüz ele geçirilmiş olan toprakları
Osmanlılardan geri alacak her hangi bir ciddî güç bulunmuyordu. Dolayısıyla
Osmanlılar Anadolu’da mâruz kaldıkları parçalanmayı ve toprak kayıplarını
Balkanlarda neredeyse yaşamadılar.
1453 yılı sâdece İstanbul’un fetih târihi olarak değil aynı zamanda Osmanlı
devletinin tamâmı için büyük bir değişimin ve dönüşümün başlangıcı olarak
değerlendirilmelidir. Çünkü yedinci Osmanlı hükümdârı Fâtih Sultan Mehmed (1451-
1481) -21 gibi genç bir yaşta- İstanbul’u alarak bu şehri devletinin başkenti hâline
getirmekle kalmamış aynı zamanda cihan-şümûl bir devletin temelini de sağlam bir
şekilde atmış bulunuyordu. Kendisinden önce Araplar ve Türkler tarafından defalarca
kuşatılan ve bir türlü alınamayan İstanbul’u -Müslümanlar nazarında peygamber devrini
tâkîben zaman içinde âdetâ kudsiyet kazanmış ve belde-i tayyibe sıfatını almış olan bu
şehri- ele geçirmekle bütün İslâm dünyâsında oldukça yüksek bir nüfûz edinmişti.
Fâtih bunu değerlendirmesini iyi bildi. Nitekim Osmanlı sultanları henüz hilâfeti
üstlenmedikleri hâlde3 o halîfetu’llâh fi’l-‘âlem (Allâh’ın dünyâdaki halîfesi) unvânını
kullanmakta bir sakınca görmemişti (Tursun Bey 1977: 10; İnalcık 1964a: 8). Fâtih
Hicaz bölgesinin ve mukaddes mekânların hâmîsi sıfatıyla kendisini üstün gören Mısır
sultânına İstanbul’un fethi münâsebetiyle gönderdiği fetih-nâmede Peygamber
müjdesine mazhar olmakla iftihar ediyor ve buna telmihte bulunmak sûretiyle artık
kendisinin de İslâm dünyâsının varlığı ve geleceği üzerinde söz sâhibi olduğunu /
olacağını açıkça hissettiriyordu (İnalcık 1964b: 493). Onların nüfûzlarını İslâm
dünyâsının her tarafında yaymak için dînî verilerden motiflerden ve hissiyâttan da
faydalanmayı ihmâl etmediklerini biliyoruz. Meselâ eserini XV. asrın sonlarına doğru
kaleme alan târihçi Oruç Bey (1925: 79-80) Osmanlı sultanları için şöyle diyordu:
¡§Hakk Te’âlâ buyruğı üzerine yürüyicilerdür. Fî sebîli’llâh gazâ mâlını cem’ idüp
Hakk yolına sarf idicilerdür. Sırât-ı müstakîm üzre olup Hakk’dan yana
müteveccihlerdür. Dîn yolına gayretlülerdür; dünyâya mağrûr değillerdür; şerî’at yolın
gözedicilerdür; gurûr ehlinden intikâm alıcılardur; garîbleri sevüp fukarâya ihsan
idüp âlimleri terbiyet kılıcılardur. Şarkdan garbe değin İslâm dînini açmağa kasd
idicilerdür; dîn yolına cân u baş terk idicilerdür. Hakk Te’âlâ’nun keremine sığınup
Hakka müşrik olanları ve İslâm(ı) kabûl itmeyüp İslâm ehline kasd iden küffâr-ı hâksârı
kırıcılardur. Bu Âl-i Osmân Oğuz neslindendür. Dîn yolında kavîlerdür i’tikâdları
muhkemlerdür.¡¨ Bu ifâdeler bir târihçinin basit mübâlağaları olmanın ötesinde
Osmanlı idâreci sınıfının hissiyâtını yansıtması bakımından dikkat çekicidir.
Osmanlı târihçilerinin çoğunda görülen bu tür tasvir ve tavsifler XV. yüzyıldan
XVI. yüzyıla geçerken Osmanlıların İslâm dünyâsında sâdece siyâsî değil psikolojik
açıdan da üstünlük kurma isteklerinin dînî ve hissî zemînini hazırlayacaktır. Diğer
taraftan bu ve benzeri ifâdeler sâdece Osmanlı târihçilerine de mahsûs değildir.
İnalcık’ın ifâde ettiği gibi ¡§Osmanlı sultanları Fatih devrinden itibaren en büyük
Gaziler sıfatı ile kendilerini İslâm sultanları arasında Hulefa-i Raşidin’den beri en
üstünü (afdal) saymaya başlamışlardır. Kanunî Süleyman’a cülusunda Mekke Şerifi’nin
gönderdiği mektupta¡¥sizler Efrenc’den (yani Avrupalılar’dan) ve emsâlinden
memleketler feth etmekle bize ve bütün İslâm sultanlarına üstün bulunuyorsunuz’
demekte idi. Osmanlı sultanlarının hilâfet-i kübrâ’ya sahip olmaları bütün İslâm
dünyasının Hıristiyan dünyasına karşı koruyucusu İslâm’ı ve şeriatı Mekke ve
Medine’yi ve hac yollarını himâye edebilecek fiilî kuvvet ve kudrete malik İslâm’ın en
büyük sultanı anlamında anlaşılıyordu. Onlar da bu kudretin kendilerine Allah
tarafından verildiğini muayyad min ind’Allah [Allah’ın tarafından te’yid edilmiş]
olduklarını düşünüyorlardı (İnalcık 992: 466).
Bu imaj ve anlayış asırlarca canlılığını muhâfaza etti; hattâ XIX. asrın sonlarıyla
XX. asrın başlarında sıkıntılar içinde kıvranan Osmanlı sultanlarından yardım dileyen
Hind Müslümanlarının ve Türkistan hanlıkları yöneticilerinin zihinlerinde hâlâ aynı
imaj yaşamaktaydı. Meselâ XIX. yüzyılın başlarında Hokand hanı Ömer (1809-822) ile
Buhara emîri Haydar-şah arasında çıkan bir rekâbet dolayısıyla her iki hükümdar da
Osmanlı devletine elçiler göndererek tâbiyet arz etmişlerdi (Gömeç 1999: 103-104).
Kezâ 1870’li yıllarda Çin baskısı altında bulunan Doğu Türkistan hâkimi Yâkub Bey -
aynı imajın tesiriyle olmalıdır ki-binlerce kilometre uzaktaki Sultan Abdülaziz’i (1861-
1876) halife olarak tanımakta ve onun adına altın ve gümüş paralar bastırmakta hutbe
okutmakta idi (Hayit 1975: 146) ki bu tür uygulamalar aynı zamanda Osmanlı
pâdişâhını metbû’ olarak görmenin de ifâdesidir4. Kezâ Türk millî mücâdelesi
döneminde Türk dünyâsıyla birlikte Hindistan Müslümânlarının da maddî ve mânevî
olarak istiklâl mücâdelesi yürüten Türk ordularının yanında yer almaları aynı târihî
mîrâsın sâikiyle olsa gerektir.
İslâm dünyâsında tesirleri asırlarca devâm edecek olan böyle bir Osmanlı imajının
oluşumunda Fâtih Sultân Mehmed’le başlayan yeni dönemin mühim bir yeri vardır.
Fâtih İstanbul’u almakla İslâm dünyâsında sâdece gıpta edilip çekinilen bir hükümdar
olarak kalmamış aynı zamanda Doğu Roma İmparatorluğu’nun da meşrû vârisi ve
Ortodoks Hıristiyanlığı’nın tabiî hâmîsi olarak da görülmeğe başlamıştı. Bir Rum âlimi olan Yorgi Trapezuntis1466’da Fâtih’e ¡§Kimse şüphe etmez ki sen Romalılar
imparatorusun. İmparatorluk merkezini hukuken elinde tutan kimse imparatordur.
Roma İmparatorluğu’nun merkezi de İstanbul’dur.” (İnalcık 1964a: 9) diyordu.
Fâtih’in Rum târihçisi Kritovulos ise bizzat sultan adına kaleme aldığı eserinin telif
sebebini anlatırken onun sâdece çağdaşı olan hükümdarlardan değil meziyet fazîlet
şecaat ve kahramanlık bakımında dünyânın gelmiş geçmiş bütün hükümdarlarından
hattâ kendi hânedânından çıkan ve her biri başka milletlerin hükümdarlarından üstün
olan pâdişahlardan daha üstün olduğunu söylüyordu (Kritovulos 1928: 12).
Fâtih Sultan Mehmed devletin kuruluşundan beri yöneldiği istikâmeti güçlendirdi
ve Osmanlı merkeziyetçi yönetim anlayışını iyice yerleştirdi. Ünlü târihçimiz Halil
İnalcık’ın ifâdesiyle o ¡§Gâzi Sultan sıfatını benimsemekle birlikte şahsında İslâm
Türk ve Bizans hükümdarlık an’anelerini meczederek klâsik Osmanlı pâdişâhı tipini
yaratmasını¡¨ bilmişti. ¡§Osmanlı pâdişâhı devlet içinde mutlak örfî hâkimiyet
salâhiyeti ile Fâtih Sultan Mehmed’in şahsında doğmuş ve bütün kudret ve
salâhiyetlerini Selim I. ve Süleyman I. vaktinde kazanmış”tı (İnalcık 1958: 68-69;
1964a: 8-13; 1964b: 493; 1992: 464; kezâ Uzunçarşılı 1995 II: 144-147).
Osmanlı sultanları Fâtih’e kadar kendilerini yönetici kadrodan ve cemiyetten tecrit
etmemişlerdi. Başlangıçta aşiret beyleri arasından bir bey diğer bir ifâdeyle eşitler
arasında birinci idiler "beylik gitgide güçlenip devlete dönüşürken kendileri de
mevkilerini güçlendirdiler" ilk dönemin beyleri zamanla sultan ve bilâhare han ve
pâdişâh oldular; mücerret pâdişâh imajını ulaşılmaz bir mevkie çıkardılar. Padişahlık
ile Osmanlı hânedânı arasında öyle bir ayniyet teşekkül etti ki yüzyıllar boyunca
merkezî idârenin çok zayıfladığı dönemlerde bile kimse bu hânedânı tasfiye ederek
yerine geçme arzûsuna kapılmadı; belki böyle bir husus akla bile gelmedi; bu sebeple de
küçük yaştaki şehzâdelerin pâdişâhlıkları îtirazsız kabûl olundu. Böylece devletin tek
elden ve parçalanıp bölünme kabûl etmez bir şekilde yönetilmesi anlayışı iyice
yerleşmiş oldu. Bütün bu düzenlemelerde İstanbul Fâtihi’nin rolü bilhassa büyüktür.
Fâtih’in merkeziyetçi yapıyı güçlendirmek için başka tedbirler de aldığı
bilinmektedir. Bu cümleden olmak üzere o doğrudan sultana bağlı bulunan ve her an
kullanılabilmesi imkân dâhilinde olan Yeniçerilerin sayısını arttırdı; sınır boylarının
kontrolünü güçlendirdi; güçlü bir içtimâî ve dînî zümrenin kudret ve geçim kaynağını
oluşturan vakıf ve mülk toprakları tekrar gözden geçirerek bunların mühim bir kısmını
timar sistemine dâhil etti. Vezîr-i âzamlık müessesesini güçlü bir şekilde tesis ederek
onun yetkilerini arttırdı başında bulunan zâtı mutlak vekili hâline getirdi. Ayrıca ulemâ
ve diğer devlet erkânını belirli bir hiyerarşik düzen içerisinde kendisine bağladı. Devlet
müesseselerini eğitim sâhası da dâhil olmak üzere yeniden organize etti. Nihâyet
devşirme sistemine daha fazla ağırlık vererek bu sistem içerisinde yetişen devlet
adamlarını ön plâna çıkardı. Böylece yerli aristokrasinin merkezî otorite karşısındaki
nüfûzu ve gücü başka bir unsurla dengelenmiş oluyordu5. Böylece biri diğeriyle
dengelenen ve çoğunluğunu yeniçeri (devşirme sınıfı) sipâhî (yerli aristokrasi) ve
ulemânın (okumuşlar sınıfı) oluşturduğu üçlü bir saç ayağı ortaya çıktı.
Bütün bu tedbirler XV. asırdan XVI. asra girerken Fâtih’in haleflerinin güçlü
İslâm dünyâsında hatırı sayılır kendisinden çekinilen bir devlete sâhip olmalarına
zemîn hazırlamıştı. XVI. asrın başlarında Osmanlı devleti artık zamânın en güçlü
devleti idi. Ünlü Fransız târihçi Fernand Braudel XVI. asrı Türklerin Asrı olarak
nitelerken gerçekte daha ziyâde Osmanlı gücünü hesâba katmakta idi (1989 1990: .).
Yavuz Sultan Selim (1512-1520) ve Kānûnî Sultan Süleyman (1520-1566) gibi
kudretli hükümdarlar zamânında - yâni XVI. asrın büyük bir bölümünde-Osmanlı
devleti bir taraftan Doğu (bilhassa İslâm) diğer taraftan Batı (münhasıran Avrupa)
devletleri arasındaki siyâsî ilişkilerde ve hâdiselerde hem bir denge unsuru olarak rol
oynayacak ve hem de söz konusu ilişki ve hâdiselerde fiilen yer alarak belirleyici bir
kudret olacaktır. Halil İnalcık’ın ifâde ettiği gibi: ¡§Bu devirde Osmanlı İmparatorluğu
hiç şüphesiz bir Anadolu-Balkanlar İmparatorluğu durumundan bir dünya devleti
durumuna yükseldi. O zamanki dünyada hiçbir mühim mesele yoktu ki Osmanlı
politikası ilgilenmesin ve ağırlığını hissettirmesin. Sumatra’dan Toulon’a
Mombasa’dan Astrahan’a kadar Osmanlı kuvvetleri dünyanın dört köşesinde faaliyette
idiler. Süleyman bu dünya politikasını daima gaza fikrine dayandırmakta idi.