Türkiye'de Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri

Konusunu Sadefan`da Görüntülemektesiniz!..

Türkiye'de Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri, konusunda bu İçerik Türkiye'de Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri hakkında en yeni bilgileri, yorumları ve detaylı paylaşımı keşfedin.

Türkiye'de Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri

- Sadefan.com | Türkiye'de Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri paylaşımı

KlaS

Admin

Türkiye'de Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri

Türkiye'de Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri

Türkiye'de Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri
Çok Partili Döneme Geçiş - Çok Partili Sistem - İlk Kurulan Parti - Çok Partili Geçişe Neden Olan Sebebler

Tarihî süreçte siyasî sistemler hep 'Yetki kimde?' sorusu etrafında şekillenmiştir. İdareciler yönetme yetkisini paylaşma konusunda her zaman cimri davranmışlardır. Türk siyasî hayatında 19. asırdan itibaren bu durum değişmeye başlamış, yönetme yetkisi 'halk'la paylaşılmaya çalışılmıştır. Halkın kısmen katıldığı 'Meşrutî' sistemler kurulmuş, ardından padişah otoritesinin büyük ölçüde kısıtlanması gündeme gelmiştir. Yetkinin halk adına kullanılması gerektiği savunulmuş ve halk iradesinin dışında yetki kullanımının gayrimeşru olduğu iddia edilmiştir.

Meşrutî sisteme geçildiğinde 'seçim sistemi, sandık, çoğunluk iradesi, milletvekili sayısı, temsil oranı' gibi hususlar tartışılır olmuştur. Halkın tamamının oyunu alan bir idare mümkün olmadığına göre, halkın çoğunluğunun desteklediği bir hükümet meşru sayılmıştır. Bizim üzerinde duracağımız mesele tam da bu noktada başlamaktadır. Farklı tercihler halka sunulmadan demokrasi olabilir mi? Seçme ve seçilmenin bir mânâ ifade etmesi için, birden fazla seçenek olması gerekmez mi?

Demokrasi tarihimizde ilk Meşrutî idare denemesi 1876'da yaşanmış; fakat bu tecrübe çok uzun ömürlü olmamış, 1878'de tekrar Mutlakî idareye dönülmüştür. Tekrar Meşrutî idarenin kurulması ancak 1908'de gerçekleşebilmiştir. Bu devirde, meclisin, partilerin, padişahın var olduğu bir siyasî hayat tecrübesi yaşanmıştır. Cumhuriyet'in ilânından (1923), 1946'ya kadar başaramadığımız çok partili siyasî hayat bu devirde kısmen de olsa hayata geçirilebilmiştir. Bu yüzden "Niçin 2. Meşrutiyet'in başardığını Cumhuriyet başaramamıştır?" sorusu çok enteresan ve incelenmesi gereken bir konudur. Cumhuriyet'in ilânından sonra iktidar partisi dışında iki parti -Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930)- kurulmuş; ama bunlar siyasî hayatımıza katkı yapamadan devlet eliyle kapatılmıştır.

Bu deneyimlerin ilki olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF), nasıl bir partiydi?
TCF, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele, Cavit Bey, Adnan Adıvar gibi Millî Mücadele'nin önemli kumandanları ve devlet adamları tarafından 17 Kasım 1924'te kuruldu. Ancak yeni Türkiye'nin ilk siyasî muhalefet partisi uzun ömürlü olamadı. İstiklâl Mahkemesi'nin 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu'na dayanan raporu ile 3 Haziran 1925'te kapatıldı. Eğer Türkiye Komünist Fırkası'nı bir kenarda tutarsak, Türkiye'nin ilk muhalefet partisi ve aynı zamanda ilk kapatılan partisi TCF oldu.

Acaba mesele neydi?
Ağustos 1923'te daha Cumhuriyet ilân edilmeden Anadolu ve Rumeli Müdafa-yı Hukuk Cemiyeti, 'Halk Fırkası' adını aldı. TCF kurulunca adına 'Cumhuriyet' kelimesini de ekledi. Bu dönemde Osmanlı'dan geriye kalan müesseseler hızla değiştirilip dönüştürülüyor, hattâ bunların birçoğu tasfiye ediliyordu. "TCF'nin kuruluşunda ve Millî Mücadele'de aktif rol alan şahıslarla Mustafa Kemal'in arası çeşitli sebeplerle açılmıştı. Gerek sun'î gerekse hakiki siyaset gündemleri birbirini hızlı bir şekilde takip ediyordu. Onlardan birisi de dış politika eksenli göçmenler meselesiydi.''1

Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923) sonrasında Yunanistan, Bulgaristan ve Girit'ten 500 bin civarında göçmen gelmişti. Bunlar bir milyon iki yüz elli bin (1.250.000) Rum'un boşalttığı yerlere iskân edilecekti. Ancak Rumların boşalttıkları yerlere, yerli âyan ve eşraf tarafından el konulmuştu.2 Bu mesele Meclis'te münakaşa mevzuu olmuş ve TCF'nin ortaya çıkışı bu yolsuzluk tartışmaları üzerine gerçekleşmişti.3

Halifeliğin kaldırılması Rauf Bey ve Kâzım Karabekir gibi şahıslar için bir dönüm noktası oldu. Karabekir Paşa 26 Ekim, Ali Fuat Paşa ise 30 Ekim 1924'te ordu müfettişliğinden istifa ettiler. Cafer Tayyar Paşa, Adnan Adıvar, Mehmed Arif, Bekir Sami, İsmail Canbulat, Ahmed Arif gibi CHF milletvekilleri istifa edip TCF'ye katıldılar.4

Karabekir Paşa ve arkadaşları CHF'ye muhalefet yapmaya ve fikirlerini yüksek sesle dile getirmeye başlamışlardı. Elbette yeni devlet yapımız Cumhuriyet olmalıydı. Bunda hiçbir şüpheleri yoktu. Bu konuda kamuoyunda tartışma da yoktu. 29 Ekim'de 159 'evet' ile kabul edilen kanuna sadece 3 'çekimser' oy çıkmıştı. Gazetelerde Cumhuriyet'in faziletleri işleniyordu. Bu fırkanın kurucuları Cumhuriyet adını koymakla yetinmeyip, 'Terakkiperver' vurgusu ile ilerici, ilerlemeden yana olduklarını göstermek istiyorlardı.

TCF'ye göre halk, Cumhuriyet'imizin neresinde olacaktı? Halkın değerleri ne oranda, nasıl temsil edilecekti? Lâik sistem, inanç sahasını devletin denetimi altına mı alacaktı, yoksa kendi akışına mı bırakacaktı? TCF bu noktada inançlara müdahale mânâsına gelecek bir yol izlememeyi programına almıştı. Önceliği kalkınma ve ilerlemeye vermişti. Fırka beyannamesinin giriş kısmında "milletin mukadderatını bizzat tayin ve idare etme rüşdünü ve kabiliyetini izhar ettiği"5 en büyük tehlikenin "milleti hâkimiyet hakkından mahrum edecek yönetim olduğu"6 açıklanıyor ve böylece fırka, demokrasiye nasıl baktığını net olarak ifade ediyordu.

Fırkanın ana ilkeleri ve programına bakıldığında dikkat çekici maddeler şöyleydi:

- Demokratik kontrol mekanizmalarının kurulması: Tek partili bir idarede iktidarı denetlemek mümkün değildi. Bu yüzden TCF programında denetim mekanizmaları kurulması isteniyordu.
- Adem-i merkeziyetçiliğin vurgulanması: Vergi toplama da dâhil, her bölgenin kendi iç işlerini yapabilmesi demekti. Bununla bir nevi eyalet sistemi öngörülüyordu.
- Güçler ayrılığı: Yasamanın Meclis, yürütmenin hükümet, yargının da mahkemelere ait bir hak ve yetki olması isteniyordu. Oysa o zamanın Türkiye'sinde güçler birliği esastı.
- İki meclisli parlamenter sistem: Bununla İngiltere'de ilk misâli görülen iki ayaklı parlamento öngörülüyordu.
- Cumhurbaşkanının tarafsızlığının sağlanması: Cumhurbaşkanı seçilen mebus, Meclis'teki görevinden ayrılacak, günlük siyasetin dışında kalacaktı.
- Dinî inançlara saygı gösterilmesi: Din, inanç, vicdan hürriyeti hem demokrasinin hem de evrensel lâikliğin teminatı olarak düşünülmüştü; fakat partinin kapatılışının en önemli sebebi bu madde olacaktı.7

Çok Partili Parlamenter Sistem Niçin Sürdürülemedi?
Şubat 1925'te Şeyh Said İsyanı çıktı. İsyan kısa sürede Doğu ve Güneydoğu'da yedi vilâyete yayıldı. Bunun üzerine 4 Mart 1925'te Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Kanunda yer alan, "Kim dini siyasî emelleri için kullanırsa vatan hainidir ve cezası idamdır." şeklindeki madde TCF'nin de sonunu hazırladı.

"İsyana katılan bir kişinin üzerinde TCF'yi öven mektuplar bulunması üzerine soruşturma açıldı; ama hiçbir bağlantı ortaya çıkarılamadı.''8 Aslında TCF, isyanı bastırmak için alınan bütün tedbirlere 'evet' oyu vererek İnönü hükümetini desteklemişti. Ayrıca Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi, partinin tüzel kişiliğini sona erdirmesine rağmen milletvekillerine hiçbir ceza vermemişti. TCF milletvekilleri parti kapandıktan sonra bağımsız olarak Meclis'e devam ettiler. Milletvekillerinin isyanla irtibatı kurulamasına rağmen, TCF isyanla bağlantılı bulunuyor ve muhalefet devre dışı bırakılıyordu. İstiklâl Mahkemesi'ne göre, parti programında dine saygı gösterilmiş olması kapatılmasına sebep teşkil etmişti. Hâlbuki o sırada yürürlükte olan anayasada devletin 'resmî dini İslâm' ibaresi yer alıyordu. Anayasasında İslâm yazan devlet, lâikliğe karşı olmuyor; sadece dine saygılı olacağız diyen bir parti kapatılıyordu. 1926 İzmir Suikastı Davası'nda bile TCF'lilerin tutuklanması farklı fikirlerin istenmediğinin açık göstergesi olmuştur.

Cumhuriyet'in ilânının bir hafta öncesiyle bir hafta sonrası arasındaki fark, Takrir-i Sükûn'un üç gün öncesiyle üç gün sonrası arasındaki farka göre çok daha azdır. Bu kanunun uygulanmasıyla her şey, bütün hayat değişmiştir. Neredeyse 'Cumhuriyet'ten öncesi ve sonrası' yerine Takrir-i Sükun'dan öncesi ve sonrası denilse yeridir. Takrir-i Sükûn sonrasında hoşgörü ve tahammül neredeyse ortadan kalkmıştır. Eleştiriler yapabilen bir basın varken tek sesli bir basına doğru gidiş başlamıştır.9 1925'in bir kırılma noktası olduğunu Meclis zabıtlarındaki şu kapatılış gerekçesinden de açıkça anlayabiliyoruz: "Diyarbekir İstiklâl Mahkemesi'nin tatbikat ve muhakematı esnasında dahi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın resmî mümessillerinin fırka programındaki itikadat-ı diniyeye hürmetkâr olmak esasını, irticakarane vasıtayı telkinat ittihaz ettikleri ve bu yüzden son isyanın tezahüratı esnasında birçok vahim hâdisat vukua geldiği sabit olmuştur."10 Böylece bir siyasî parti ile bir isyan hareketi yan yana getiriliyor ve ikisi de aynı şeylermiş gibi kamuoyu oluşturuluyordu.

TCF, ülkenin İslâm kültüründen ayrı düşünülemeyeceğini idrak etmiş ve demokratik rejimi 'seçkinci demokrasi' olarak görmeyen bir parti örgütlenmesi olarak görülebilir. Zaten bu yüzden kapatılmıştır diyebiliriz. Ayrıca Karabekir'in 1925 sonrasında tarassut altında yaşaması, şahsî husumetlerin de partinin kapatılmasında rolü olduğunu göstermektedir.

Netice olarak; rejimin otoriter eğilimlerine karşı ılımlı ve Batı tipi liberal bir alternatif olan TCF'nin kapatılması Türk demokrasisinin tekamülünü uzun süre durdurdu. Farklı fikirlerin temsilini imkânsız hâle getirdi. Öyle ki iktidar 1930'da yeni bir muhalefet partisi kurulmasını giderek artan meselelere bir çözüm olur diye kendisi istedi. Türk siyasî hayatı öyle bir hâl almıştı ki, uygulamalara hiçbir itiraz gelmiyor, hiçbir eleştiri yapılamıyor, dolayısıyla hükümeti ve icraatlarını denetleme imkânsız bir hâl alıyordu. 1929 dünya ekonomik krizinin de tesiriyle halk, kıtlık ve açlık sınırına gidiyordu. Bu durum, hükümetin denetlenmesi eksikliğini iyice gün yüzüne çıkarmıştı. 1930'da bu sefer biraz daha ılımlı, kısmen güdümlü bir yeni muhalefet partisi olarak Serbest Fırka kurulmuş; ancak o da beş ay yaşayabilmişti.
Tek renkli, tek partili bir anlayışın iyice yerleştiği, özeleştiri kültürünün olmadığı bir ülkede demokrasi ne kadar gelişebilirdi. İşte bu tahammülsüzlük ve hoşgörü eksikliği 1946 yılına kadar tek partili otoriter bir siyasî düzenin sürüp gitmesine sebep oldu.

Cumhuriyet idaresi kendisinin Batı'yı örnek aldığını ve sürekli 'uygar' dünya ile bütünleşmek istediğini iddia ediyordu. Ancak bu 'uygar' dünyada yer alan başta İngiltere, Fransa ve Amerika olmak üzere birçok ülkede yüzyıllardır çok partili sistem yerleşmiş bulunuyor ve seçimler birden fazla partinin katılımıyla yapılıyordu. İtalya ve Almanya'daki Nasyonal Sosyalist tek parti iktidarları bize ilham veremezdi, vermemeliydi.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşanan çok partili siyasî hayata geçiş denemeleri maalesef hazin bir şekilde sona ermiştir. Bunun neticesinde ortaya çıkan halktan kopuk, jakoben ve otoriter sosyal, siyasî ve ekonomik yapı, toplumumuza telâfisi imkânsız çok şey kaybettirmiştir. Bu süreç üzerinde uzun uzun düşünmek ve gerekli dersi çıkarmak, bütün Cumhuriyet tarihini daha iyi anlamamız için ufuk açıcı olacaktır.

Dipnotlar
1. Erık jan Zürcher, Millî Mücadelede İttihatçılık, Bağlam yay. İst. 1987, s. 240.
2. Mete Tunçay, Neşe Düzel röportajı, Taraf Gazetesi, Mayıs 2010.
3. Feroz Ahmed, İttihatçılıktan Kemalizme, Kaynak yay. İst. 1986, s.216.
4. E.J.Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Bağlam yay. İst. 1992, s.81.
5. Zürcher, a.g.e., s. 84
6. Ali Fuat Cebesoy, Siyasî Hatıralar, İst. 1960
7. Cebesoy, a.g.e.
8. Zürcher, Terakkiper Cumhuriyet Fırkası, s.248
9. Mete Tunçay, Neşe Düzel Röportajı, Taraf, Mayıs 2010
10. TBMM Zabıt Ceridesi.(Aktaran, Zürcher, s.120.)

Muhammed Aksoy
 
Türkiye'de Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi, Türkiye'de Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri ile tarih severler tüm detayları öğrenebilir.
Geri
Üst