Türban ne zaman farz kilindi?

Konusunu Sadefan`da Görüntülemektesiniz!..

Türban ne zaman farz kilindi?, konusunda bu İçerik Türban ne zaman farz kilindi? hakkında en yeni bilgileri, yorumları ve detaylı paylaşımı keşfedin.

Türban ne zaman farz kilindi?

- Sadefan.com | Türban ne zaman farz kilindi? paylaşımı

Golkipir

Çalışkan Üye

Türban ne zaman farz kilindi?

Türban ne zaman farz kilindi?

TÜRBAN NE ZAMAN FARZ KILINDI? 27 Ocak 2008 · Kerem DOKSAT



Cumhuriyet Gazetesi bir mâden keşfetti, İslâm’ın Yüce Kitabı’ndan “Kuranıkerim” diye bahseden müptedî din ulemâsı komünistlerin yerine, hakikaten bu işi bilen bir bilim adamını, Doç. Dr. Şahin Filiz’i bizlerle kavuşturuyor. Hay Allah râzı olsun!

Meslekdaşım Sayın Ertuğrul Eşel bir buçuk sene kadar önce Kayseri’de din ve bilimin epistemolojik farklarını anlatalım diye beni Kayseri’ye davet etmişti; bekliyorduk ki oditoryum dolup taşsın. Nerede, ancak üçte birinde dinleyici vardı, bunların bir kısmı da oradaki İlâhiyat Fakültesi’nin öğretim üyeleriydi.
Çok nitelikli konuşmalar yaptık. Ben Allah’a da, Hz. Muhammed’e de inanan ama lâikliği Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in vazgeçilemezlerinden biri olarak gören duruşumu bermutat sergiledim. Dinleyiciler güzel güzel dinledi de… İlâhiyat “hocaları” olan profesörler ağızlarını açtıklarında vâiz kesilip dinimizin buyruklarından bahsettiler sürekli olarak! Bu da, senelerdir merakımı mucip olan “yâhu, bizim ilâhiyat fakültelerinden imam hatip veya vâiz değil de, gerçek teolog acaba hiç çıkıyor mu” teessürümü ve tecessüsümü tekrar tekrar dimağıma perçinlemişti. Agnostik, hâttâ Ateist, akşam kafa çeke(bile)n teolog yetişmiyor muydu? Şimdi bâzıları bu lâflara bakarak alkol almak gerektiğini savunduğumu anlarlar, onları “Allah’a havale ediyorum”. Neyse…

***

Bunun bir zamanlar ümit vaat eden yakın bir örneği vardı: Yaşar Nuri Öztürk. Çok az kimse hatırlar rahmetli babam Prof. Dr. Recep Doksat’ın onun müktesebatındaki büyük rolünü ve rahle-i tedrisinden geçtiğini, kendi ise tam bir “amnesia” içerisinde! Dahası, yobazlar kendisini doçentlik sınavının kapısından döndürecekken, din psikolojisi dersi verdiği Marmara İlâhiyat Fakültesi’nde masaya yumruğunu vurup, “en yaşlı üye benim, bu da beni başkan yapar; aday da neşriyattan geçmiştir” diye ağırlığını bir ve dahi pîr koyup, bir force major ile bugünlere bayrak açmasını sağladığını… Daha o zamanlardan megalomanisi pek fena hâlde belli idi ve evimizden çıkmazdı; rahmetli pederi ikaz ederdik bu hususta, o da “olsun, bu memleketin bu çocuğa ihtiyacı var” derdi. Hayatta olsa ne derdi bilemem ama gâliba biz haklı çıktık. Önceleri münevver bir teolog imajı çizerken gittikçe popülistleşti, sonunda kendisini Çıplak Uyarıcı filân ilân edip bir de parti kurdu ve herkesi hüsrana uğratarak icraatına devam etti. İşi bittiği günden beri de ne aradı ne sordu haftanın üç günü yemeğini yediği anacığımın hâlini… O arada sınıf atladı(!) ve yazdıkları da, söyledikleri de uçmaya başladı (“içeriden” biliyorum ki, atladığını zannettiği o sınıflarda artık itibârı nâkıs). Ne hazindir ki, kitaplarını eserlerimde artık literatürde zikretmiyorum; çünkü güvenemiyorum. Web mekânımı takip edenler bilirler, “vefası yoktur” diye yazmıştım…

***

Dönelim Doç. Dr. Şahin Filiz’e… 27 Ocak 2008 Pazar günü, hâlâ internetten okuyabilmek için ücret gereken bu acayip halkçı(!) gazetenin (hissedarlarını bir araştırın, bakın bir holding çıkacak mı) 12. sayfasında Leylâ Tavşanoğlu’na şunları söylüyor bu gördüğüm ilk sâhici teolog (tamamen özetliyorum):

“Türban 1970’te farz kılınmıştır. Çünkü Türkiye’de ithâl dinsel teklâkkiler, 1970’ten itibâren Ortadoğu’daki İslâmcı ve Arapçı milliyetçi hareketlerin kitaplarının tercüme edilmesiyle Türkiye’ye girmiştir. Bâzı semboller dinle özdeşleşerek geldi… Filistinliler Şiiler’in kadınlarını rahatsız ediyorlar gerekçesiyle Şii Lider Musa Sadr bir başörtüsü modeli yarattı. Bu bir üniforma biçimiydi, daha sonra Türkiye’ye türban olarak geldi… 1970’lerden itibâren Seyit Kutuplar’ın, Hasan en Benna’ların, Ali Şeriati’lerin başını çekmiş olduğu Müslüman Kardeşler Hareketi Marksist diyalektikle birlikte İslâm devrimciliğini öne çıkardı ve tabii ki kafalar karmakarışık oldu.” MKD notu: Masonluktan mülhem ama onun ana fikri olan lâikliği reddeden bu İslâm Faşisti cemiyet çok güçlüdür.

Uzatmayayım… Kadının başını örtmesi ve dövülmesinin câiz olduğu zırvalıklarının tamamen hile-i şerriye kabilinden, özellikle yapılmış tefsir oynamalarından kaynaklandığını anlatıyor. Umarım bu genç hocanın eserlerini kıraat etmek keyfini yaşarız.

Umarım, iki açıdan umarım:1) 2000 senesinde doçent olan bu bilim adamı Harvard’da post-doktora çalışması yapmış ve hâlâ profesörlük kadrosu alamamış. Alması gerek, her anlamda! 2) Bakarsınız bir Ergenekon suçlusu veya tevhitçi kurşunu kurbanı olur; olmadan hâlvet olabilsek…

***

Timur Selçuk, Hz. Muhammed’e ve Atatürk’e bağlılığını asla kaybetmediğini, namaz da kıldığını söyleyerek ilâve etmiş: “Atatürkçülük bir aydınlanma projesidir, Kur’ân da öyle” + –sıkı durun– “Allah’ın adı en çok sol görüşlü insanlara yakışır. Ben onları ahlâklı insanlar olarak görüyorum”.

Eğer Bülent Vedia Çorak’ın dinleri tamamlayıcı ama din olmayan(!) öğretisinin mensubu değilse, en azından “helâl olsun, bâri bunu söyleyebildiniz” derim. Sonra da eklerim: “Acaba neden bugünlere kadar sükût ettiniz? Kendi iç karmaşanızı mı ancak çözdünüz yoksa –bir şekilde– zamanı mı geldi?

Bir de istirhamım var… Muhteşem bir kaabiliyetiniz var ama Allah aşkına, operalaştıracağım diye, muhterem pederinizin hârikulâde şarkılarını gırtlak titreterek icra eylemeyiniz.

Musıkîden azıcık anlayan herkeste ikirciklik (ambivalence) hâsıl oluyor.

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 27 Ocak 2008 Pazar

 
Türban ne zaman farz kilindi? dini konular ve bilgiler, Türban ne zaman farz kilindi? ile inanç ve ibadet hakkında detaylı içerikler sunuluyor.
yazi biraz ironik olmasina ragmen iyi olan tarafi var :) bazi islamci kesime iyi hitap olmus :) yalniz ben yinede islami Peygamberimiz bize getirdigi gibi kabul ediyorum ateistler bana dinimi ogretemez ,
 
Kur'anda Örtü Kelimesinin Geçtiği Ayet:

Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar Hep birlikte Allah'a tevbe edin ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz (NUR SURESİ 31. ayet)
 
arapçada "baş" kelimesi nedir? ayette baş kelimesi geçiyor mu?

---------- Post added at 22:20 ---------- Previous post was at 22:08 ----------

Başörtüsü olarak kullanılan kelime Arapçada “h-m-r” kökünden gelen “humur” kelimesidir. Humur örtü demektir. “Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar” ibaresinden büst bölümü örtülürken, belki rüzgardan ve soğuktan korunmak için başın üzerinden omuzlara ve büste atılan bir örtü olarak düşünülse de bu tasvirden hiçbir şekilde baş örtüsü anlamı çıkmayacaktır. Çünkü ayet, saçları değil doğruca göğüs yırtmaçlarının üstünü işaret etmektedir. Zira erkek tarafından çekici bulunan, cinsel bir uyarı olarak algılanan, kadının saçı değil, kadının yarısı elbise tarafından gizlenmiş göğüs yuvarlağı ve göğüs çatalıdır. Zaten cinsel uyarı unsuru kadının saçı olsaydı, kanımca Yaratan, kadının saçını değil, erkeğin gözünü örterdi, herhalde bir göz örtüsü veya yarım at gözlüğü ile.

---------- Post added at 22:27 ---------- Previous post was at 22:20 ----------

Hadi onlara da inandıramadım şuna bakın o zaman

HIMAR = ÖRTMEK

"Kuran ayetinde ’başörtüsü’ diye bir kelime geçmemektedir. Buna rağmen tüm Kuran tefsirlerinde ve çevirilerinde Kuran ayeti ’başörtüsü’ olarak çevrilmiştir. Halbuki ayette geçen "HIMAR’ kelimesi ’Baş örtmek’ anlamında değil, sadece ’örtmek’ anlamına gelmektedir. Eğer, herhangi bir şey örtülecek ise. O şeyin vurgulanması gerekir. Örneğin masa örtüsü derken, örtmek kelimesinin yanına masa kelimesinin gelmesi gibi, başörtüsü dendiği zaman da "örtmek" ("hımar") kelimesinin yanına "baş" ("re’s") kelimesinin ’hımarü-re’s’ şeklinde gelmesi gerekir. Ayetteki ’hımar’ (’örtü’) kelimesinin yanında geçen ve vurgulayan kelime ’cuyub’ kelimesidir ki, ’yaka’ veya ’göğüs’ anlamına gelir. Çünkü, aynı kelime ’cuyub’ bir başka ayette (28:32) Hz. Musa’nın ’göğsüne/koynuna elini soktuğu’ şeklinde geçer. Yani, ’cuyub’ kelimesi, ’hımar’ örtmek kelimesi ile kullanıldığı zaman ’bihumûrihinne ala cuyubihinne’ başını örtmek değil, ’göğsünün üzerini örtmek’ anlamına gelmektedir. Geleneksel tüm yorumcular, Kur’an ayetini bilimsel bakışla değil de, birbirlerini taklit edip, ’Başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler’ diyerek ’Felyedribne’ fiilini de ’örtsünler’ diye tercüme etmişlerdir. Bu geleneksel yorumcular ’DaRaBe’ kökünden gelen bu kelimeyi burada, ’Başörtülerini örtsünler’ derken, bir başka yerde aynı ’DaRaBe’ kelimesini ’Kadınları DÖVÜN’ (Bak. 4:34) diye çevirmişlerdir. Özetle, Kuran’ın orijinal ayeti tüm açıklığı ile ortadayken, elverişli bir siyasal kullanım malzemesi olarak, sürekli gündemde tutulan başörtüsü, Kuran’ın değil, geleneklerin, kişisel görüşlerin dinleşmesinden kaynaklanmaktadır.
 
Nur suresi, 31. Ayet: Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. Tâbi kimseler, yahut henüz kadınlaryn gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.


1- Burada, “ziynet” kelimesinin gerçekten ne anlama geldiği ayrı bir tartışma konusu olabilir.. Malum, ziynet, önce “takı” anlamına gelir. Siz kadın saci olarak yorumluyorsunuzki kadınların başlarını ortmesini istiyorsunuz.

2- Ancak, ayetteki "Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar" cümlesinden, buradaki zinetin sert yürüyüşte ses getiren takı, mücevher gibi eşyalar olduğu gün gibi açıktır.

3- Turkce ceviride başı ortü yazılmaktadır fakat arapcada sadece ortü yazmaktadır inanmayan arapca yazısına baksın. Bu ayetteki "himar" kelimesi genis manali bir kelime olup örtü manasina gelir. Eski Arap yazilarina bakilirsa himarin yere konulan, masaya örtülen veya herhangi bir örtüyü tarif edebilecegini görürüz.

4- Himar, basi örterse basörtüsü olur, masaya konursa masa örtüsü olur. Allah eger "himar" kelimesi ile basin örtülmesini isteseydi "himarürres" gibi bir vurgulama ile basörtüsü diyebilirdi: Böylece "res" kelimesi ile bas bölgesi vurgulanir ve örtü kelimesi olan "himar" ile beraber basörtüsü net bir sekilde anlasilirdi. Nitekim abdest alinmasiyla ilgili ayette basin sivazlanmasi söyenirken, bas kelimesi Arapca karsiligi 'res' ile vurgulanir.

5- Üstelik ayette kapatilacak yerin yaka acigi oldugu gecer. Yani himarin basi kapatmasi degil, ayette acikca yaka dekoltesini örtmesi istenir. (Yaka acigi manasina gelen 'cuub' kelimesi hem bu ayette kapanilacak bölgeyi belirtmek icin, hem Hz. Musa'nin yaka acigina elini soktugunu belirten ayetlerde gecer.) "Himar" kelimesi sirf basörtüsü manasina gelse bile bu ayetten basi örtmek degil, yine yaka dekoltesini kapatmak anlasilacakti.

Hem başörtmek, Islamiyet dininin farzları içinde yoktur !!!
 
Kur'an ve Hadis'e göre başörtüsü - Başörtüsü ile ilgili Ayet ve Hadisler
Ahmet KILIÇ kullanıcısının resmi
7 Şubat, 2008 - 18:37 — Ahmet KILIÇ

Türkiye'de ve bazı İslam ülkelerinde müslüman kadının başını örtmesi istenmemektedir. Bunu istemeyenler genellikle dine ve gerçek dindarlara saygılı olduklarını söyler ve din dışılıkla suçlanmayı reddederler.

Bir taraftan da Müslümanlar dini hayatlarını Kur'an ışığında gözden geçirmeye başlamış*lardır. Kur'an'a yönelme ile birlikte hurafelere karşı da savaş açılmıştır. Artık iki türlü müslümanlıktan söz edilmektedir; biri Kur'an müslümanlığı, diğeri Kur'an dışı müslümanlıktır. Kur'an dışı müslü*manlıkla kastedilen geleneksel müslümanlıktır. Dindarların büyük çoğunluğu, geleneksel an*lamda müslüman oldukları için Kur'an müslümanlığı başörtüsü yasakçılarının da ilgisini çekmek*tedir.

Bu yazıda başörtüsü yasakçılarının durumu sırf Kur'an ayetleri ışığında ele alınmıştır. Okuyucuya kolaylık olması için karşılıklı sohbet havası içinde yazılan yazı ile sizi baş başa bırakıyorum.

- Müslüman kadınların başlarını örtmelerine karşı çıkanlarla ilgili bir hüküm gerçekten Kur'an'da var mı?

- Elbette var. Müslüman kadınların başını örtmesi Allah'ın bir emridir. Allah'ın bir tek emrini bile kabul etmeyenin durumu Kur'an'da açıklanmıştır. Her müslümanın bunu çok iyi bilmesi gerekir. Şimdi ben sorayım, Kur'anda sapmanın ve saptırmanın simgesi haline gelmiş varlık hangisidir?

- Şeytan mı?

- Evet.. Şeytan, diğer adı ile İblis, meleklerle beraberken Allah ona ve bütün meleklere Adem için secdeye kapanma emri verdiğinde o bu emri kabul etmediği için kafir olmuştur. Konu ile ilgili ayetler şöyledir:

Vaktin birinde Rabbin meleklere demişti ki: "Ben, kurumuş çamurdan, değişken kara balçık*tan bir insan yaratacağım.

Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için secdeye kapanın."

Bütün melekler hemen topluca secde ettiler.

İblis öyle yapmadı. O, secde edenlerle beraber olmamakta direndi.

Allah buyurdu ki: "Ey İblis! Senin neyin var ki, onlarla birlikte secde etmedin?"

Dedi ki, "Kurumuş çamurdan, değişken kara balçıktan yarattığın insana secde edemem."

Allah buyurdu ki, "Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. (Hicr 15/28-34)

Demek ki, İblis Allah'ın bir tek emrini kabul etmediği için kovulmuştur.

- Bir de kibirlenmesi var. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "...İblis direndi, büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu." (Bakara 2/34)

- Şeytanın kibirlenmesi, aslında Hz. Adem'e karşı değil, Allah'ın emrine karşıdır. Yani Allah'ın, çamurdan yarattığı biri için secdeye kapanmasını istemesi İblis'in ağırına gitmiştir. Bundan dolayı Allah ona,"...İn oradan, orada büyüklenmek sana düşmez, çık, sen alçağın te*kisin" demiştir. (Araf 7/13)

- İblis bu haliyle Allah'ı inkar etmiş mi oluyor?

- Burada İblis Allah'ın bir emrini tanımamış oluyor. Bu da onun kafir olması için yeterli sayıl*mıştır. Yoksa iblis, Allah'ın ne varlığını, ne birliğini, ne yaratıcılığını ne de kudretini reddetmiştir. Kur'an-ı Kerim İblis'in saptıktan sonra,"..Doğrusu ben Allah'tan korkarım, Allah'ın cezası pek ağırdır." (Enfal 8/48) dediğini bildirmektedir. Allah'ın bazı emirlerini tanımamaya devam ettiği için bu sözü onu kafir olmaktan kurtaramamıştır.

- Doğru, Allah'a "Rabbim" diye hitap ediyor. Nitekim bulunduğu makamdan Allah tarafından indirilince şöyle demişti: "Rabbim! Hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar bana süre tanı." (Hicr 15/36)

- Buradan onun ahirete inandığı da açıkça anlaşılmaktadır.

- O zaman çok ilginç bir durum ortaya çıkıyor. İblis Allah'a inanıyor, meleklere inanıyor, çünkü zaten kendisi onların arasındaydı. Ahiret gününe inanıyor. İnanması gereken bir pey*gamber henüz yok, çünkü Hz. Adem daha peygamber olmamıştır. İndirilmiş bir kitap da yok. Bazıları böyle birini iyi bir müslüman sayabilir ama Bakara suresinin 34. ayeti onun kâfir oldu*ğunu açıkça ortaya koyuyor. Üstelik Kur'an'ın bütününe baktığınızda onun kâfirlikte en önde olduğu açıkça gözükür.

-İşte Allah'ın bir tek emrini tanımaması onun bu hale gelmesi için yetmiştir. Onun kâfirliği böyle başlamış, sonra da günah yükünü ha bire çoğaltmıştır.

-Dilden dile dolaşan bir söz var, deniyor ki, "Bir kimsenin kâfir olduğuna dair doksan dokuz, müslüman olduğuna dair bir delil bulunsa müftünün o bir delil ile amel etmesi gerekir."

- Böyle bir şey kabul edilemez. O sözün doğrusu şöyledir: "Bir tek konunun farklı yorumları olsa ve bu yorumlar kişinin kafir olmasını gerektirse ama bir yorumu da o kişinin kafir olma*dığı şeklinde olsa müftüye düşen kâfir olmayacağına dair olan yorumu dikkate almaktır. Eğer o kişinin niyeti bu ise zaten müslümandır. Ama eğer niyeti böyle değilse müftünün onu kâfir say*mamasının ona bir faydası yoktur[1]." Yoksa ayette olduğu gibi, kafir olmayı gerektiren bir tek söz ve davranış bile kişiyi Allah yanında kâfir yapmaya yeter.

- Başörtüsü konusunda, Allah Teâlâ'nın“Başörtülerinin bir kısmını yakalarının üstüne vur*sunlar....” (Nur 24/31) diye emri var; ama deniyor ki, ayette "başörtüleri" diye tercüme edilen ke*lime, humur kelimesidir. Bu hımar'ın çoğuludur. Bu kelime örtü anlamına da gelir. Burada başör*tüsü yasakçıları lehine bir yorum yapılamaz mı?

- Evet ayette geçen, hımar (خمار) kelimesinin kökü hamr ( خمر) dır. Bunun anlamı bir şeyi örtmektir. Hımar (خمار) da örtü anlamında kullanılmıştır. Ama bu kelime Arap örfünde kadının başını örttüğü örtüye isim olmuştur. Bunun kadının başörtüsü anlamına geldiği eski Arapça sözlüklerde yazılı*dır[2].

Bu ayet indiği zaman Araplarda hımar kelimesi kadının başörtüsü anlamındaydı. İçinde hımar kelimesi geçen çok sayıda hadis vardır ve bunlar kadının başörtüsü anlamınadır. Bunlardan üç örnek verelim:

1- Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme ipekli kumaşlar getirilmişti. Ömer'e bir parça gön*derdi. Üsâme b. Zeyd'e bir parça gönderdi. Ali b. Ebî Talib'e bir parça verdi ve dedi ki; Onu ka*dınların arasında hımar (başörtüsü) olarak parçalara ayır. (Müslim, Libas 7-2068)

2- Alkame b. ebî Alkame annesinin şöyle dediğini naklediyor: Abdurrahman'ın kızı Hafsa Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemenin eşi Ayşe'nin yanına girdi Hafsa'nın üzerinde ince bir hımar (başörtüsü) vardı. Ayşe onu parçaladı ve ona kalın bir hımar (başörtüsü) giydirdi. (El-Muvatta, Libas, 4, hadis no 6)

3- Hz. Ayşe Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediğini bildirmiştir. "Allah adet gören bir kadının namazını başı hımarlı (başörtülü) olmadan kabul etmez." (Ebu Davud Salat 85, H. no 641)

Bugüne kadar, müslüman kadının başını örtmesinin Allah'ın emri olmadığını söyleyen bir tek mezhep çıkmamıştır. Uygulama da hep böyle olmuştur.

- Şu anda "Başörtüsünün serbest, türbanın yasak olduğu" noktasına gelinmiştir. Başörtüsü serbest dendiğine göre onlar lehinde bir yorum yapılamaz mı?

- Türban kelimesi Fransızcadır ve sarık anlamınadır[3]. Bu kelime Türkçemize de geçmiştir. Türkçe'de, sarık gibi kat kat olan, boyun kökünden alnın üstündeki tüy bitimine kadar saçları örten, kulağı, göksü ve boynu açıkta bırakan ve kadınların kullandığı bir örtü anlamındadır. Yasaklanan türban bu ise başörtüsüne bu manada özgürlük tanıyanlar Kur'an açısından Allah'ın bir yasağına karşı çıkmış olmazlar.

Ama son bir kaç yıldır bu kelime, ısrarla kadınların başörtüsü anlamında kullanılmaktadır. Bunlara göre türban, omuzları da örten başörtüsüdür. Ne gariptir ki, asırlardır müslüman Türk kadınının dışarda kullandığı başörtüsü omuzları da örter. Eğer türban bu ise neden şimdiye kadar bunu hiç bir sözlük yazmamıştır.

- Herhalde olayı Kur'an'a göre değerlendirenler pek azdır.

- Günümüzdeki müslümanlar henüz konuları Kur'an'a göre değerlendirme alışkanlığı kazanmış değillerdir. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "İnsanların çoğu ayetlerimizden gerçekten habersizdirler. (Yunus 10/92) Yukarıdaki ayetleri yazmam da Allah'ın bir ayetine karşı çıkan bir müs*lümanı, Kur'an'ın nasıl değerlendirdiğini göstermek içindir.

--------------------------------------------------------------------------------

* Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR, İst. Ün. İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi

[1]- M. Alauddin el-Haskefî (öl. 1088 h.) ed-Dürr'ül-muhtâr alâ Tenvîr'il-ebsâr, (İbn Abidîn Haşiyesi ile birlikte), Mısır 1404/1984, c.IV, s. 249, Ridde bölümü.

[2]- Bakınız, İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem (630-711 h.), Lisan'ul-Arab, Beyrut, 1410/1990, IV/257; Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc'ul-Arûs, Mısır 10306, III/188.

[3]- Tahsin SARAÇ, Fransızca Türkçe Büyük Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1976, c.II, s.1325.
 
SELÇUK Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Şahin Filiz, türbanın İslamda yeri olmadığını ve dinden sapma niteliği taşıdığını savundu. Doç. Dr. Filiz, “Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe ötekiler aleyhine genişleten başörtüsü söylemi, İslam'ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediği gibi, bugün tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın, halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan İslami makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır' dedi.

Aydın'ın Nazilli İlçesi’nde, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) şubesinin düzenlediği, ‘Kadın üzerinden din istismarı’ konulu konferansta konuşan Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Şahin Filiz, çarpıcı açıklamalarıyla dikkati çekti. Son günlerde kadın üzerinden büyük bir din istismarı yapıldığını savunan Doç. Dr. Filiz, kadının başörtüsü ile var edilip tanımlanan bir konuma getirildiğini ileri sürdü. Aslında İslam'da kadının çok daha önemli ve saygıdeğer bir konumu bulunduğunu anlatan Doç. Dr. Filiz, “Maalesef Türkiye'de kadınlara, ‘hür olmak, örtünmek demektir’ psikolojisi yerleştirilmek isteniyor' dedi.





‘HIMAR KELİMESİ YANLIŞ TERCÜME EDİLİYOR’


Türban tartışmalarıyla gündeme gelen ‘hımar’ kelimesinin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yanlış tercüme edildiğini kaydeden Filiz, şunları söyledi:


“Hımar kelimesi, bazı meallerde, ‘kadınlar başlarındaki örtüyü omuzlarına ve göğüslerine indirsinler’ şeklinde geçiyor. Buradaki ‘hımar’ kelimesi başörtüsü şeklinde tercüme ediliyor. Bu çok yanlıştır. Çok acıdır ki, Diyanet İşleri Başkanlığı da bunu söyleyemedi. Çünkü doğru değil. Hımar içkiden gelir ve ‘aklı örtmek’ demektir. Diğer bir anlamıyla ‘örtü’ anlamına gelir. Bu masa örtüsü de olur veya başka bir örtü, başörtüsü de olabilir. Fetva veren uzman siyasiler olduğu için, bunun farklı bir anlamı olduğunu öğrendik. İslam'ın özgün kaynaklarından hareketle, türbanın İslam'da yeri olmadığı, dinden sapma niteliği taşıdığı kanıtlanmaktadır.'



“MİLLİ DEVLETE MUHALEFETİN DİNSEL MOTİFİ'


Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe ötekiler aleyhine genişleten başörtüsü söyleminin, İslam'ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediğini anlatan Doç. Dr. Filiz, şöyle devam etti:


“Bugün tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan İslami makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır. AB ve ABD kaynaklı ılımlı İslam propagandası ve dinler arası diyalog faaliyetleri, ‘başörtüsüne özgürlük’ talepleriyle çakışan bir sürecin temel parametreleri olarak İslami kesimde dinsel olarak onaylanmış ve sindirilmiştir. Ülkemizi ve Türk ulusunu parçalamayı amaçlayan AB ve onun ülkemizdeki sivil uzantılarına karşı çıkmak, başörtüsü özgürlüğüne ve doğal olarak da İslam'a karşı çıkmakla bir tutulmak için, başörtüsü söylemi, milli devlete muhalefetin dinsel motifi olarak işlevselleştirilmektedir.' Doç. Dr. Filiz'in Nazilli Belediye Sarayı Tiyatro Salonu'ndaki konferansını, çok sayıda kadının ve ADD üyelerinin yanı sıra Adnan Menderes Üniversitesi Nazilli İktisadi ve İodari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Selim Bekçioğlu, üniversite öğrencileri ve siyasi parti temsilcileri de izledi.
 
bir çok kişi kendine göre belgelerle kanıtlamaya çalışmış.bazı belgesellerden ve kitaplardan bildiğim kadarıyla başörtüsü ve kadının geri plana atılması tamamen arapların hatasıdır.zaten onlar değilmidir bebekler kız olunca diri diri gömen.başörtüsü peygamber efendimiz zamanında şuanki gibi olmamıştır.kitabımız tamamen arapça olarak değil ibranice olarakta yazıldığı halen tartışılmaktadır.bazı kelimelerin birden fazla anlamları olduğu için halen farklı yorumlar yapılmakta ve tam bir kati görüş bulunmamaktadır.başörtüsü peygamber efendimizden sonra arapların (emeviler vs) çıkardığı bir şeydir. aslında golkipirinde belirtiği gibi örtmenin amacı cinsel uyarıların kapatılmasıdır.saç nekadar cinsel uyarıcıdır?...
 
RESULULLAH (S.A.A)’IN EBEDİ TANIĞI KUR’AN’I KERİM

Bu yazı, İslam peygamberi (s.a.a) ve müslümanların Resulullah (s.a.a)'in davetinin ebediliğinin işareti olarak gördükleri Kuran'ı Kerim'in özelliklerini irdelemeyi hedefliyor. Yazının bu bölümünde ilkin Kuran'ı Kerim'ın kalıcı oluşu ve hiç bir şekilde tahrifata uğramamış olması özelliğine değinilecek ve tarihi bir yaklaşım ve bu semavi kitabın yoğun biçimde dağıtılmış olması noktasından hareketle İslam tarihinin hiç bir zaman kesitinde tahrif edilmiş olabileceğinin kabul edilemez olduğu ifade edilecek.

Yazıda daha sonra Kuran'ı Kerim'ın edebiyatı ele alınacak ve

a. Gramer yapısının sağlamlığı veya Arap dilinde merci ve hüccet olarak kabul edilmesi ve hatta gayri müslimlerin de bu ilkeyi kabul etmesi,

b. Kuran'ı Kerim metninde kullanılan sözcüklerin güzelliği ve hoş ahengi,
gibi iki önemli yönü bir birinden ayırt edilerek her birinin takdik edilmesi ve Kuran'ı Kerim'in derinliği ve fevkeladeliğinin anlaşılması için illa Arap dilini ve edebiyatını bilmeye gerek olmadığı ve bunun herkes için geçerli olduğu anlatılacak ki bu da kendi başına Kuran'ı Kerim'in evrensel ve ebedi mucizesine yönelik bir başka bakış açısıdır.
Bundan önce Kuran'ı Kerim'in yaygın bir şekilde yayınlanması ve tüm nushalarının asırlar boyu kalıcı bir şekilde insanlarca kullanılmasının müslümanların dini kitabının irdelenmesini kolaylaştırdığını belirtmiştik. Nitekim herkes müzelerde, camilerde, yer kürenin doğusundan batısına katar uzanan medreselerinde bulunan Kuran'ı Kerim nushalarını irdeleyerek bu semavi kitabın hiç el değmemiş ve her hangi bir tahrifata uğramamış olduğunu hemen anlayabilir.

Şimdi ise bir kez daha şu noktayı vurgulamak istiyoruz ki esasen İslam tarihinin geçmiş çağlarında Kuran'ı Kerim'i tahrif edilmiş olduğuna dair hiç bir kanıt ve belgeye rastlamanın mümkün değildir.

İslam dininin Hicaz yarımadasında zuhur etmesinin ardından ve özellikle 3. halifenin döneminde derlenip dağıtılmasının ardından bu semavi kitap her evde ve tüm camilerde yerini aldı ve binlerce göz ve gönül bu kitabın sözcüklerini ezberlemeye ve okumaya ve yazmaya başladı.

Bunca geniş kapsamlı bir kitabı basıp dağıtmak nasıl mümkün olabilirdi? Hatta İslam topraklarının büyük bir kısmı düşmanların saldırılarına ve yıkıcı savaşlara maruz kaldığı İslam tarihinin çeşitli dönemlerinde bile bu kitap bol miktarda herkese ulaşıyordu. Ne Moğol saldırısı, ne de geniş çaplı haçlı savaşları, hiç biri bu semavi kitabın bol sayıda yayınlanıp dağıtılmasını etkileyemedi. Bu yıkıcı savaşlar sırasında binlerce kitap ve diğer yazıların yakılıp yok edilmesi ve bir daha izlerine rastlanılmamasına karşın Kuran'ı Kerim kendini korumayı başardı. İşin ilginç tarafı Kuran'ı Kerim'in bazı nushaları düşmanın eline geçti ve günümüzde dünyanın her bir yanında müzeleri süslemeye başladı, lakin asla tahrif edilemedi ve olduğu gibi kaldı. Sanki güçlü ve gizemli bir el bu semavi kitabı hatta düşmanların elinde bulunmalarına karşın koruyordu. Gerçekten de acaba başka bir kitap için aynı şeyi söylemek mümkün müdür?

Böylece bu kitabın tahrif olmasının ihtimali ancak İslam peygamberi (s.a.a)'in rihlatini takip eden yıllarda söz konusu olabilir, yani 3. halife Osman tarafından tüm İslam beldelerine üniter bir Kuran'ı Kerim gönderilmeden önce ilk iki halifenin dönemindeki yıllarda.

Ancak sözü özü şu ki İslam tarihi ile basit bir aşinalık bile 20 yıldan az bir süre olan bu yıllarda bile bu kitabın her hangi bir tahrifata uğramış olabileceği imkanı hemen hemen yoktur. O dönemlerde Mekke günlerinden Medine günlerine kadar barışta savaşta İslam peygamberi (s.a.a) ile birlikte yaşayan uzak yakın sahabe yaşıyordu ve büyük bir hassasiyetle yüce Allah'ın kitabını koruyordu. İslam peygamberi (s.a.a)'den sonra baş gösteren tüm esef verici ihtilaflara karşın sahabe Kuran'ı Kerim'in ayetleri konusunda çok seyrek ve cüz'i durumların dışında her hangi bir anlaşmazlık yaşamadı. 3. halife döneminde Kuran'ı Kerim'in sayfalarının yakılması veya suda ve sirkede kaynatılmasının bir çok itirazlara yol açmasına karşın Kuran'ı Kerim'in hatta 3. halifenin muhalifleri tarafından tahrifata uğramasına dair her hangi bir belge veya kanıta rastlanmamaktadır. Tabi bu itirazlar da pek uzun sürmedi ve yerini Kuran'ı Kerim'i üniter hale getirmek ve dağıtmak işlemi aldı. İşin ilginç tarafı 3. halifenin siyasi gücü, hükümetten çekinme yüzünden itirazları engelleyebilecek ölçüde değildi, çünkü 3. halifenin irili ufaklı uygulamaları sürekli ciddi muhalefetlerle karşıyordu ve isyancı muhalifler iki kez halifeyi kuşatma altına aldı ve sonunda onu öldürdüler. O dönemde hatta 3. halife konumunda olan biri bile Kuran'ı Kerim'i tahrif etmeye kalkışacak olsaydı hiç kuşkuşuz ciddi muhalefetle karşılaşırdı. Ya da bu semavi kitabın hiç bir hayranı olmadığını düşünmek mümkün değildi.

Şimdi acaba İslam tarihi ile az da olsa aşina olmak, Kuran'ı Kerim hakkında ortaya atılan tahrif iddialarını reddetmek için yeterli değil midir sizce?

Bu yazı bu meselenin geniş tarihi yönlerini araştırmayı hedeflemiyor. Bu yazıda sadece Kuran'ı Kerim'in insanlar arasındaki konumunu ve başkalarının inancındaki yerini anlatmak ve islamiyetin ilk yılları gibi kısa bir dönemin dışında tahrifata uğramış olabileceğini düşünmenin mümkün olmadığını ifade etmek istiyoruz ve söz konusu kısa dönemde de toplumun siyasi, mezhebi ve sosyal şartları ve arenada bulunan önemli şahsiyetlerin ve İslam dininin öncülerinin sayesinde böyle bir tahrifatın yapılmış olabileceğinin mümkün olmadığını vurgulamak istiyoruz.
Kuran'ı Kerim edebiyatı:

Müslümanlar arasında asr-i saadetten beri Kuran'ı Kerim'in kendine özgü ve harikulade bir edebiyata sahip olduğu inancı hüküm sürmektedir. Bu semavi kitabın seçkin özelliklerinden söz edildiği zaman akla gelen ilk seçkin özelliği, yararlandığı edebiyatıdır. Gerçi bir yazıyı irdelerken yazının yazıldığı edebiyatı tanımak gerekir, ancak Kuran'ı Kerim hakkında hatta Arap dilini bilmeyen için bile yararlı olan bazı noktaları hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyoruz. Evet, müslümanların semavi kitabını anlamak ve yeterli düzeyde harikulade yönlerini idrak edebilmek için Arap dili ve edebiyatını bilmek gerekir. Ancak bu yazıda Kuran'ı Kerim hakkında bu semavi kitabın edebi açıdan ne denli olgun bir eser olduğunu göstermek için dil bilgisinin dışında bazı noktalara değinmek istiyoruz. Bu alanda bir yandan Kuran'ı Kerim'in Arap dili ve edebiyatında gramer sağlamlığı ve merci sayıldığına ve öte yandan içinde yer alan sözcüklerin va ahengin güzelliklerine değinmek yeterli olacaktır.

a. Kuran'ı Kerim'in gramer sağlamlığı ve merci oluşu:

Bu semavi kitabın gramer bakımından en sağlam eser oluşu ve Arap dilinde merci sayılığı hakkında Kuran'ı Kerim'in yazıldığı günden beri ilgi odağında bulunduğunu ifade etmek gerekir. Arap dili ve grameri hakkında yazılan sayısız esere bakıldığını Kuran'ı Kerim ayetleri ve metninin eşsiz bir kaynak olduğu daha da iyi anlaşılır. Gerçekten de geçen bunca asırlara karşın Arap dili ve edebiyatında ünlü yazarların ve düşünürlerin kaleme aldığı eserlerde Kuran'ı Kerim'den esinlemediğini görmek nerdeyse mümkün değil. İşin ilginç tarafı, Arap dili ve edebiyatına ilginin Kuran'ı Kerim'in yazılması ve müslümanların bu semavi kitabı doğru okumasına gösterdiği ilginin ardından başlamış olmasıdır. Arap dili ve edebiyatını araştıran tüm araştırmacıların ortak görüşü, bu güçlü lisanın İslam dininin zuhuru ve Kuran'ı Kerim'in yazılışının ardından çeki düzene kavuştuğu ve bu alanda kaleme alınan ve müslümanların düşüncesinde mukaddes ve insan ötesi bir eser olarak görülen Kuran'ı Kerim'i korumayı hedefleyen eserlerle daha da güçlendiği doğrultusundadır. Acaba Arap edebiyatı tarihinde İslam dininden ve Kuran'ı Kerim'in yazılışından önce bu dilin grameri ile ilgilenen bir eser var mıdır? Bizce Arap dili ve edebiyatı bunca güçlülüğünü ve sağlamlığını İslam dini ve Kuran'ı Kerim'e borçludur. Bu konu oldukça açıktır ve bu yüzden üzerinde fazla durmaya bile gerek yoktur. Hatta bu alanda araştırma yapan gayri müslim düşünürler ve edebiyat uzmanları bile büyük bir alçak gönüllülük içerisinde Kuran'ı Kerim'in merci ve hüccet olduğuna itiraf etmiştir. Günümüzde sınırlarını aşarak dünyanın önde gelen üniversitelerinde seçkin bir konum kazanan Arap dili ve edebiyatı hakkında Lübnanlı hristiyanlar gibi bir çok gayri müslim camia değerli araştırmalar yapmıştır. Bu araştırmalarda Kuran'ı Kerim'e ne denli ilgi gösterildiği ve gramer boyutu dini ve inanç boyutu ve mesajının haklı olup olmadığının dışında benimsendiği göze çarpmaktadır. Gerçekte bir metnin gramer bakımından sağlamlığı içerdiği mesajdan bağımsız olarak ele alınabilir. Bu yüzden Kuran'ı Kerim'in bir merci olarak gramer alanında kabul görmesi ne harikulade bir durumdur, ne de bilimsel araştırmanın huyu ile bağdaşmamaktadır.

Bu alanda üzerinde durulması gereken önemli bir nokta, müslümanlar arasında hacim itibarı ile belki Kuran'ı Kerim'in onlarca katı olan diğer dini metinlerin bulunmasıdır. Bunca söz ve metin Resulullah (s.a.a) ve masum imamlar tarafından gündeme gelmiş ve üzerinde oldukça derin araştırmalar gerçekleşerek gelecek nesillere devredilmiş ve İslam dininin temel taşlarını oluşturmuştur. Buna karşın müslüman düşünürler ve edebiyatçılar bu metinleri Arap dili ve edebiyatı için bir referans olarak görmemektedir. Çünkü zaten masum imamlar sözlerinde veya yazılarında Arap dilinin grameri üzerinde ısrarla durmak gibi bir niyetleri yokmuş ve illa dil bilgisi bakımından referans alınmasını istememiştir. Nitekim söz konusu evliyaların bir konuda Nahculbalağa'ya istinad ettiği görülmemiştir. Kuşkusuz masum imamların söz ve yazıları oldukça güzel ve gönüllere hitap eden ifadelerle doludur, lakin bir dilde merci olmak, ancak Kuran'ı Kerim için benimselen bir ilkedir.
Böylece görüldüğü üzere bazı müslümanlar bir yandan Arap dili için diğer dini metinlerini merci ve kaynak göstermezken cahiliye dönemine ait olan hurafa şiileri kaynak ve merci gösteriyorlar, ama öbür yandan gayri müslim dil bilginleri Kuran'ı Kerim'i Arap dili için merci ve referans olarak tanımlıyorlar. Tüm bunlar Kuran'ı Kerim için anlatılan bu özelliğin sırf dini inanç ve taraf tutmaya dayanmadığını yansıtıyor. Gerçekten de acaba diğer semavi dinlerin metinleri için bu özelliği ifade etmek mümkün müdür? Maaalesef diğer dinlerde gündemde olan semavi kitapları için aynı şeyi söylemek nerdeyse imkansızdır. Ne Tevrat'ta ve ne de İncil'de ana dilinde yazılan bir referans bulmak veya yazılan kitapların ana kaynağını bulmak mümkün değil, kaldı ki bu metinlerin merci ve kaynak olduğunu ifade etmek de asla mümkün olmuyor. Bu özellik ve imtiyaz dini metinler arasında sadece ve sadece Kuran'ı Kerim için geçerlidir ki sürekli yazılan esas dilinde herkesin ulaşabileceği konumda olmuş ve bütün herkesin itiraf ettiğine göre yazıldığı dilin en önemli mercii olmuştur. Tabi bu alanda bir çok tarihi kaynak ve söz mevcuttur ki bu kısa yazıya sığmayacağı da kesindir.

b. Kuran'ı Kerim sözcüklerinin ve ibarelerinin güzelliği:

Kuran'ı Kerim'in sözcük ve ibarelerinin güzelliği de bu semavi kitap için sayılabilecek bir başka özelliğidir. Hoş ahenkli ve kulakları okşayan söz ve ifadesi bu semavi kitaba öyle bir canlılık kazandırmış ki hatta ona inanmayanlar bile bu özelliği inkar edemez olmuştur. Kuşkusuz bu özelliği irdelemek için de Arap dili ve edebiyatı ve bu dilde gündemde olan tarzları bilmek gerekir. Gerçi Kuran'ı Kerim'in ifadesinin güzelliğinin müslümanlar tarafından vurgulanmasının bir ölçüde bu insanların dini hayranlıklarından kaynaklandığı inkar edilemez, çünkü müslümanlar bu sözlerin yüce Allah'ın kelamı olduğuna inanır. Ama acaba bu özelliğin üzerinde ısrarla duranlar sadece müslümanlar mıdır? Kuran'ı Kerim'in ortaya çıkış tarihine şöyle bir göz attığımız zaman bu metnin cazibesi ve çekiciliğinin Arap edebiyatçılarını en doruk çağlarında bile bu semavi kitaba hayram bıraktığını görürüz. İslam peygamberi (s.a.a)'in döneminde bazı sahabenin Kuran'ı Kerim ayetlerinin çekiciliği yüzünden İslam dinini benimsediğini yansıtan rivayetler de bu iddiayı doğrulamaktadır.
Bunun dışında hatta İslam peygamberi (s.a.a)'in muhalifleri ve düşmanları da bu konuya itiraf etmiştir. Eğer dostların Kuran'ı Kerim'e hayranlığını Allah teala ve peygamberinin sözlerine yönelik iman ve inancından kaynaklandığını kabul edecek olursak, kafirlerin ve düşmanların bu alandaki itiraflarına ne demeliyiz? Nitekim düşmanlar İslam peygamberi (s.a.a)'i sihirbaz ve şair olarak tanımlıyordu. Acaba kimse İslam peygamberi (s.a.a)'in şu veya bu şiiri yazdığını söyleyebilir mi? Yoksa düşmanın şair olduğunu söylerken Resulullah (s.a.a)'in 40 yaşından sonra insanlara aktardığı o ayetlerin güzelliğini mi kastediyordu?

İslam peygamberi (s.a.a)'in kendi çağında yaşayan insanlara hatırlattğı şu nokta da çok önemlidir: Ben bundan önce de (nebüvvetin önce) sizin aranızda yaşıyordum. Acaba bunu düşünmüyor musunuz? Gerçekten de eğer Kuran'ı Kerim'de yer alan o güzel sözleri söyleyen İslam peygamberi (s.a.a) olsaydı, neden risaletinden önceki 40 yılın içinde bu güzelliklerin izlerine rastlayamıyoruz?

Her halükarda tüm bunlar hatta gayri müslimlerin ve İslam peygamberi (s.a.a)'in düşmanlarının bile Kuran'ı Kerim'in içerdiği kelamın güzelliğine itiraf etmekten kaçınmadığını gösteriyor. Bu yüzden Kuran'ı Kerim'in söz ve ibarelerinin güzelliğine itiraf etmek için Arap dili ve edebiyatını yakından tanımaya gerek olmadığı anlaşılıyor. Nitekim Fars dilinde şiir yazan Hafız'ın yazdığı şiirlerin güzelliğini bilmek ve benimsemek için illa ki Farsça bilmeyi gerektirmiyor. Kuşkusuz bir dili bilmek, o dilde yazılanları değerlendirmek için daha çok yardımcı olur, lakim bizim söylemek istediğimiz şey, bütün herkesin Arap diline çok yakından aşina olmamalarına karşın Kuran'ı Kerim'in edebiyat açısından güzelliğini onaylayabileceğidir.

Öte yandan İslam tarihinde eski çağlardan günümüze dek belki yüzler ve hatta binlerce kitap, Kuran'ı Kerim'in güzelliklerini anlatmak ve yorumlamak için kaleme alınmış ve İslami ilimler alanında birer miras olarak yerini almıştır. Bu arada bir çok eser de tarihin engebeli sürecinde yok olup gitmiş ve geriye sadece adları kalmış ve bazen adları bile yok olmuştur. Kuran'ı Kerim'e yakın olan Arap ve Fars dillerinde kaleme alınan bunca eserin hepsi Kuran'ı Kerim'de kullanılan sözcük ve ibarelerin güzelliğini anlatmaktadır. Acaba tüm bu yazar ve düşünürlerin ve edebiyat uzmanları ve araştırmacıların sadece inançları gereği ve dinlerini ve inançları savunmak uğruna tarih boyunca beşeri marifete katkı sağlayan bu özelliği kaleme aldıkları söylenebilir mi, veya hepsini bir kenara atmak mümkün mü? Gerçekten de beşeri bilim ve kültürünün hangi dalında olursa olsun ve tarihin neresinde yer alırsa alsın, böyle bir zulmü reva görmek büyük bir haksızlık olur. Çünkü müslüman alimler, düşünürler ve edebiyatçılar bunca emeğin onda birini bile diğer dini metinler için harcamamıştır veya bu hayranlığını diğer hiç bir alanda bu şekilde dile getirmemiştir.

Acaba İslam peygamberi (s.a.a) ve masum imamların kelamları bu kadar değersiz ve naçizane midir? Gerçek şu ki masum imamlar bile İslam peygamberi (s.a.a)'in ısrarlı tutumu üzerine yüce Allah'ın Kuran'ı Kerim'deki kelamının ayrı bir rengi ve kokusu olduğunu idrak etmiş ve bu metnin tüm çağlara ışık tutacak ve insanları hidayete erdirecek bir metin olduğunu anlamıştır ve eğer tüm insanlar var gücünü bir araya getirecek olursa Kuran'ı Kerim'in bir ayeti ile boy ölçüşecek bir ayet yazamayacağı kesindir.

Böylece görüldüğü üzere bu konuyu onaylamak için illa Kuran'ı Kerim'in lisanını yakından tanımaya gerek yoktur. Bu arada İslam dünyasında ve özellikle İran milleti arasında bir çok bilgin ve alim Kuran'ı Kerim hakkında derin araştırmalar yaptığı ve kendilerinden Kurani kültürü zenginleştirecek önemli eserleri geride bıraktığı belirtilmelidir. Gerçi bu kısa yazıda bu bilginlerin hepsinin adları ve eserlerine değinmek mümkün değil, ama burada sadece merhum şehid Mutahhari'nin İslam ve İran'ın karşılıklı hizmetleri adlı eserinin bu alanda değerli konuları gündeme getirdiği belirtilmelidir.

Böylece Arap edebiyatının müslümanlar arasında hakkettiği yerini bulduğu ve esas amacının Allah'ın kelamı olan Kuran'ı Kerim hakkında araştırmayı kolaylaştırmak olduğu ifade edilebilir.

Burada aktarılan tüm noktalardan hareketle Kuran'ı Kerim için saydığımız iki özelliği idrak etmek için Arap dili ve edebiyatını yakından bilmeye gerek olmadığı sonucu çıkacaktır. Nitekim yer yüzünde yaşanan tüm insanlar hangi çağda olursa olsun Kuran'ı Kerim'in bu özelliklerini tasdik edebilir. Tabi bu kitabı doğrudan irdelemek ve derinliklerine inmek için ana dilini yakından bilmek de şarttır.
Yazan Muhammed Rıza Gafuriyan
 
şüphesiz Kuran'ı Kerim ilk hali ile duran kesinlikle tahrip olmamış değiştirilmemiş tek kutsal kitaptır.
 
Geri
Üst