Sokrates Hayatı ve Felsefesi

Konusunu Sadefan`da Görüntülemektesiniz!..

Sokrates Hayatı ve Felsefesi, konusunda bu İçerik Sokrates Hayatı ve Felsefesi hakkında en yeni bilgileri, yorumları ve detaylı paylaşımı keşfedin.

Sokrates Hayatı ve Felsefesi

- Sadefan.com | Sokrates Hayatı ve Felsefesi paylaşımı

kivra

Tecrübeli Üye

Sokrates Hayatı ve Felsefesi

Sokrates Hayatı ve Felsefesi

Sokrates Hayatı ve Felsefesi

Filozofu Öldürmek
''Üç gün içnde öleceğim derken,gençlerin ahlakını ve toplumun huzurunu bozduğu gerekçesiyle ölüm cezasına çarptırılacağını bilmiyordu henüz.Rüyasına giren birinin kulağına fısıldadığı sonu kabullenmişti hemen.Atinalılar'ın onu ölüme mahkum ettiğini söyleyenlere verdiği''doğda onları'' karşılığına bakılırsa korkmuyordu.
Dinsel bir arınma dönemine denk geldiği için cezası bir ay ertelenince,başta PLATON olmak üzere öğrencileri onu kaçırmayı teklif ettiler.Ancak Atina'yı büyük ve ulu bir ata,kendisini ise bu atı sürekli rahatsız edip uyandırmaya çalışan bir at sineğine benzeten SOKRATES bunu kabul etmedi.Kaçmak, düşüncelerinden ve savunduğu fikirlerden vazgeçmesi anlamına gelecekti çünkü.Üstelik o Tanrı'nın değil,insanların yaptığı kanunlara güveniyoru.
Dini ve koyulan kuralları bıkmadan eleştiren SOKRATES,devleti çoğunluğun değil,seçkin ve bilgili kişilerin yönetmesini istiyor,bir devlet adamının aynız zamanda bir filozof olması gerektiğini savunuyordu.Öğrencilerine ''size ne yapacağınızı söyleyebilirler ama ne düşüneceğinizi asla'' diyerek birçok kişiyi rahatsız eden SOKRATES'İsonunda üç Atinalı mahkemeye verdi.Anytos el işçileri ve politikacılar,Lykon hatipler,Meletos ise hatipler adına onu suçladı.Mevcut devler düzenini sarsacak sözler asrfeden ve bu yolda gençlere kötü örnek olduğu iddia edilen filozof kendini savunduysa da çıkarıldığı mahkemede suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırıldı.
Son saatlerinde giymesi için uzatılan giysiyi,üstündekilein yaşam gibi ölüm için de uygun olacağını söyleyerek reddetti.Verildiği kişiyi bir anda kaskatı keserek öldüren baldıran zehri verilmeden önceki son birkaç saatinde SOKRATES'İN,aralarında PLATON ve KSENOPHON'UN da bulunduğu öğrencileri zindanında yanındaydı.Ayrılma saati yaklaşıyordu ama filozof son derece sakindi.Herkesin kenid yoluna,kenidsini ölmeye,onlarınsa yaşamaya gittiğini söyledikten sonra ekledi:''hangisinin daha iyi olduğunu yalnızca Tanrı bilir.''
Ölümünün kendisini kucaklamaya hazırlandığı dakikalarda,öğrencilerinden birinin elinde bir lir gören SOKRATES,onu çalmayı öğretmesini istedi kendisine.Üzgün bir biçimde onu çalmaya vakit bulamayacağını hatırlatan öğrencisine döndü ve son dersini verdi.''esas zevk onu çalmakta değil,nasıl çalınacağını öğrenmekte.''Sonunda vakit geldi çattı.Kendisine uzatılan baldıran zehrini içerken gülümsüyordu.
İsa'dan dört yüz yetmiş yıl önce yaşayan SOKRATES,filozoflar içinde ölüme mahkum edilerek öldürülen ilk filozoftu.Ç ok konuştu ancak Aisopos'a(ezop) öykünerek dizelere döktüğü masallar dışında hiçbir şey yazmadı.Ama öğrencileri PLATON,ARISTOTELES,KSENOPHON ve PHAIDON'UN kaleme aldığı fikirlerini herkes okudu.

Kaynak:K DERGİSİ 8 Aralık 2006
gönderen berna nick:gayya




SOKRATES
http://s7.directupload.net/images/130728/temp/bnhnz5se.jpg

Sofistlere karşı koyanların başında yer alan, İlkçağın en büyük düşünürlerinden biri olan Sokrates, Sofistlere karşı koyar, ama onlarla birleştiği yönleri de vardır. Çünkü Sokrates de, Sofistler gibi, gelenek ve törelerin oluşturduğu ölçüler üzerinde düşünmeyi kendisine ilke yapmıştır.


Sokrates 469 yılında Atina’da doğmuştur. Heykeltıraş Sophroniskos ile ebe Phainerete’nin oğlu. Kendisi ve yurttaşlarını ciddi olarak incelemeyi, ahlakça olgunlaşmak için durmadan çalışmayı, hayatının hep ödevi sayacaktır. O da, Sofistler gibi, başlıca, insan hayatının pratik sorunlarıyla ilgilenmiştir. Ancak, Sofistler utilitaristtiler, yalnız yararı göz önünde bulunduruyorlardı. Sokrates ise bu soruna gerçek, derin bir ahlaki ciddiyetle yönelir.Onun gerek sessiz, sürekli felsefi düşünmeleri, gerekse Atina’daki orijinal çalışmaları böyle bir anlayışla beslenmişlerdir. Kendisi bir çığıra, bir okula bağlı olmadığı gibi, bir çığır da kurmaya kalkışmamıştır. Ortalıkta, çarşıda –pazarda dolaşır, karşısına çıkanlarla konuşmaya çalışırdı. Bunu da, insanları, hayatlarının anlam ve amaçları bakımından düşünmeye, aydınlanmaya kımıldatmak, onlarda bu isteği uyandırmak için yapardı. Sokrates felsefesini, dünya görüşünü bu yolla yaymıştır: bir şey yazmamıştır. Sokrates 70 yaşında iken “gençliği baştan çıkarmak ve Atina’ya yeni Tanrılar getirmeye kalkışmak” ile suçlandırılıp mahkemeye verilmiştir. Onu suçlayanlar, anlayışsızlıklarından, düşünceleri ayırt etmeyi bilmediklerinden, Sokrates’i Sofist sayıyorlardı. Hayata yol gösteren değer ve ölçülere körükörüne inanmayıp bunları akılla bulmak isteyişinde, bu tutumunda Sokrates Sofistlerle ortaktı. Ama onun Sofistlerle bundan sonraki temelli ayrılığını, yobaz gelenekçiler ayıramayacak durumda idiler. Sokrates hafif bir ceza ile kurtulabilirdi; ama boyun eğmek bilmeyen onuru yüzünden yargıçları kızdırıp ölüm cezasına çarptırılmıştır. Tutukevinden de kaçmayı ret etmiş ve 399 yılının mayısında zehir içerek ölmüştür.


Sofislerin bilgi anlayışı, her bakımdan, tek kişiyi kanılarında bir relativizme götürmüştü. Sokrates’in ise göz önünde bulundurduğu ; sağlam, herkes için geçerli olan bir bilgiye varmaktır. O, doxa (sanı)nın karşısına episteme (bilgi) yi koyar. Yalnız episteme hazır, hemen öğrenilebilecek, öğretimle hemen bildirileverilecek bir şey değildir, tersine; birlikte çalışarak, uğraşılarak varılacak bir amaçtır. Onun için Sokrates, Sofistlerin yaptığı gibi, öğretimle bilgileri edindirmeye kalkışmaz, çevresindekilerle doğru’yu birlikte aramaya çalışır. Din-gelenek otoritesine gözü kapalı bağlanmamada Sokrates Sofistlerle bir düşünüyor. Ancak, Sokrates’in akla, düşüncenin objektif değerine, bireylerin üstünde bir normun bulunduğuna sarsılmaz bir inancı var. Onu Sofistlerden kesin olarak ayıran da bu inancıdır. Onun kendine özgü öğretme ve araştırma yöntemi olan dialog (konuşma) da bu inanca dayanır. Konuşma’da düşünceler ortaya konur, bunlar karşılıklı olarak eleştirilir, böylece de herkesin kabul edeceği şeye varılmak istenir. Sofisler düşünceleri meydan getiren psikolojik mekanizmayı inceliyorlardı. Sokrates ise, doğru’yu belirleyen aklın bir yasası olduğuna inanır ve çevresindekilerle işbirliği yaparak bu doğru’yu araştırır. “Ben bir şey bilmiyorum” ya da “Bir şey bilmediğimi biliyorum” derken de göz önünde bulundurduğu bu. Onun için bunları bir şüphecilik diye anlamamalıdır.


Sokrates, Sofist – Sophistes , bilgici –değil, filozof – philosophos, bilgisever –olduğunu söyler; bilgiyi elde bulundurduğuna değil, onu sevip aradığına inanır; kendisi kendini bildiği gibi, kendilerini bilmelerini (“kendini bil!”) başkalarından da ister. Araştırmanın (dialogun) dış şeması şöyledir: Konuşmaya başlarken Sokrates, hep kendisinin bir şey bilmediğini söyler. Karşısındaki de, tersine, hep bilgisine pek güvenmektedir, ama ileri sürdükleri de hep pek derme çatma şeylerdir. İşte Sokrates’in ünlü ironie’si (alayı) bu karşıtlık içinde belirir. Bundan sonra da Sokrates, konuştuğu kimsede doğru^yu meydana çıkarmaya girişir; onun deyişiyle: Ruhta uyku halinde bulunan düşünceleri “doğurtmaya” uğraşır. Bu sanatına da, annesinin ebeliğine bir anıştırma olarak, maieutike (doğum yardımcılığı, ebelik) adını veriyor. Bu tekniğin temelinde, disiplinli, sıkı bir düşünme ile” doğru”nun bulunabileceğine bir inanma gizlidir; ruhta saklı doğrular var; bunlar herkes için ortak olan doğrulardır; bunlar, sorup soruşturma ile, üzerlerinde durup düşünme ile yukarıya çıkarılabilir, bilinir bir hale getirilebilirler.


Sokrates’e göre, bilimsel çalışmanın amacı, duyularla edinilen tek tek algılar değil, kavramdır. Onun için, Sokrates hep, kavramın belirlenmesi, sınırının çizilip gösterilmesi olan tanım’a (horismos, definito) varmaya çalışır.


Sokrates’in kullandığı yöntem, tüme –varım (epagoge, inductio) yöntemidir. Aristoteles, Sokrates’i bu yöntemin bulucusu diye gösterir. Ancak, Sokrates gelişigüzel bir araya getirilmiş tek tek haller arasında bir karşılaştırma yaptığı için, tam bir tümevarım yöntemi geliştirdiği söylenemez.


Sokrates bu yöntemini, tıpku Sofistler gibi , sadece insan hayatının sorunlarına uygulamıştır. Onu “doğru bir yaşayış nedir, hangisidir?” sorusundan başkası ilgilendirmemiştir. Doğa felsefesiyle hiç uğraşmamıştır; kavramsal doğru’yu araması da yalnız ahlaki kaygılar yüzündendir. İnsanın ahlakça kendisini eğitmesi, yetiştirmesiyle bilim aynı şeydir. Araştırma da bulunacak tümel doğru, ahlak bilincine açıklık ve güven sağlayacaktır.


Sokrates’in bütün düşüncesi, bütün çalışmaları ahlaka yönelmiştir. Bu ana –konuda çıkış noktası da, “erdem ile bilginin özdeş, aynı oldukları” görüşüdür. Bu görüşün felsefe dışındaki nedeni için şu söylenebilir: Yunan toplumu o arada çok sarsıntılı bir değişme geçirmiştir, geçirmektedir. Bu yüzden, öteden beri bilinen, alışılmış yaşama kurallarına ayak uydurmak çok güçleşmiştir. Bu değer anarşisi içinde bir sürü yaşama kuralı öğütleniyordu. Öbür yandan demokratik gelişme bir savaşmaya, yarışmaya yol açmıştı. İşte Sokrates,bu kanıyı ahlaka aktarmakla, bu duruma en keskin anlatımını kazandırmıştır.


Sokrates,”Hiç kimse bile bile kötülük işlemez, kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir” der. Yine bu yüzden bütün öteki erdemler, ana –erdem olan bilginin (episteme) içinde toplanmışlardır ve bilginin kendisi edinildiği ve öğrenildiği gibi, öteki erdemler de elde edilir ve öğretilebilir.


Sokrates, bir de, içinde bir Daimonion’un barındığını söylermiş. Hayatının önemli anlarında bu Daimonion’u kendisine yol gösterirmiş, daha doğrusu alıkoyucu bir rol oynarmış; daha çok uyarıcı bir sesleniş. Bunu Sokrates içindeki Tanrısal bir ses sayar ve ona uyarmış. Bu sesin ne olduğu üzerinde çeşitli yorumlar yapılmıştır. Ne olarak anlaşılırsa anlaşılsın (vicdan, ahlaki bir sezi, peygamberlerde görülen içgüdü gibi bir şey vb) Daimonion Sokrates’in ahlak görüşünün tekyanlı rationalismini tamamlayan bir etken olarak görünüyor. Çünkü Daimonion, irrationel bir şey, dini –mistik bir öğe. (Ama yalnız kendisinde var; genel olarak insan hayatının ahlak bakımından düzenlemede hiçbir rolü yok)


Sokrates’in dinsiz ya da küfre sapmış bir kimse olduğu hiç de söylenemez. Olsa olsa, o da ta Xenophanes’ten beri gelişen bir din anlayışının içinde yer almıştı; yani halk dininin boş inançlarına bağlı değildi; halk dininin arınmasını, bunun için de Tanrılar için yakışıksız tasavvurların ortadan kalkmasını o da istiyor.


Sokrates çevresine büyüleyici bir etki yapmıştı. Bu etki, düşüncelerinden çok, bu düşünceleri onun doğrudan doğruya yaşaması yoluyla olmuştur.





SOKRATESTEN ÖNCE FELSEFE

[Wilhelm Capelle]

ÖNSÖZ

1. Sokrates’ten Önce Felsefe

Sokrates’ten önceki filozoflar arasında “eski Ionyalılar”a, daha doğrusu Miletoslulara, yani Thales, Anaximandros ve Anaximenes’e ilgi duyanların önünde, gerçi sadece yer yer aydınlatılmış, ama kendi türünde tek olan bir alan, Batı insanının bilimsel düşünme’sinin başlangıcını oluşturan bir alan açılacaktır. Çünkü “modern” eğitimden geçmiş, eski uygarlıkların omuzları üstünde durduklarını bilmeyen bu insanlar “Ionyalı”ların kimi varsayımlarını adeta çocukça bulurken, tarihsel bir bakış açısına sahip ve bu nedenle doğru ölçütleri bulan bir göz burada, her ne kadar alelacele çıkarılmış bazı sonuçlarla karşılaşsa da, gerçek bilimsel, tarafsız gözlemlere dayalı, nedensel bağlamları arayan düşünme’nin tipik başlangıcını görür. Yanılgılara ve başı sonu düşünülmeden yapılan genelleştirmelere karşılık, bizi hâlâ şaşırtan dahicesine bilimsel görüşler ağır basmaktadır, hele bu Ionyalıların, insanlığa kendilerinden önce kimsenin adım atmadığı gerçek bilgi yolunu ilk kez açtıkları düşünülürse! Önceki kuşakların bize aydınlattığı karanlıkları onlara kim aydınlatmıştı? Yanılgılardan ve yanlış sonuçlardan –özellikle ellerindeki yetersiz gözlem malzemesi göz önüne alınırsa– kaçınmaları mümkün müydü? Ama bizi özellikle hayran bırakan, o güne kadar sorulmamış soruları yalnız ortaya atmaları değil,üstelik yanılabilecekleri akıllarına bile gelmeyen, henüz okul eğitimi görmemiş çocuklarda gözleyebileceğimiz biz güvenle hiç çekinmeden ve cesaretle cevaplandırmalarıdır. Birçoğunda bir ozanla bir kâhinin özellikleri bulunmaktaydı; felsefi düşünce onlarda, Grek halkına özgü canlı bir yetenek sayesinde, şiirsel bir tasarım, bir “imge”, bir düşgörüntü olarak beliriyordu; soyut kavramlar yerine daha çok olağanüstü canlı “görüşler” halinde, şiirsel imgeler halinde düşünüyorlardı; örneğin Parmenides’in “renksiz” varlıkbilimine karşılık Herakleitos’ta olduğu gibi, Üstelik bir de buna kişisel üslup ve ifade tarzlarındaki özgün çekicilik de ekleniyordu. Aslında Greklerce biçimlendirilen “le style c’est I’homme” ifadesi burada özellikle geçerlik kazanmaktadır; çünkü onlar Grek düzyazısının en eski temsilcileri yani kurucularıdır. Bu tamamen bireysel üslubun parlak örneklerinden biri olan Ephesoslu Herakleitos’la ileride tanışacağız. Gerçekte bütün bunlar, Grek dilinde ilk düzyazıyı kaleme almış olan büyük düşünür Anaximandros için söylenebilir. Grek düşünün doruk noktasını Sokrates’ten önceki filozoflarda gören Friedrich Nietzsche bu büyük Miletoslu hakkında şöyle der: “O, yadırgatıcı istekler tarafından uçarıldığı ve çocuksuluğu engellenmediği sürece, tipik bir filozofun yazdığı gibi yazmaktadır: Sözcüğü sözcüğüne yeni bir aydınlanmanın tanığı ve yüce düşünceler üzerine duruşun ifadesi olan olağanüstü bir üsluba sahip hiyeroglifler halinde.”

Özgün, olağandışı birer kişiliğe sahip bireyler olan Ionyalılar ve de önde gelen tüm Sokrates’ten önceki filozoflar pervasız, haşin, kayıtsız ve tamamen çocuksu düşünme tarzlarıyla çağdaşlarımızı derinden etkilemektedirler. Düşünme tarzlarındaki bu kayıtsızlık ve uçarı mantık nedeniyle buradan çıkacak hiçbir sonuçtan çekinmiyorlardı. Evren hakkındaki düşüncelerinin sonuçlarını ifade eden biçim kuşkusuz bir yere kadar dogmatikti, yoksa Sokrates ya da Platon’daki gibi diyalektik olarak yansıtan bir biçim değildi. Hatta bazıları bir kâhin gibi konuşuyordu, bu yüzden örneğin Xenophanes, Herakleitos, Empedokles’in dili çoşkuyla dolup taşıyordu. Bu arada hemen hepsi ve özellikle en önde gelenleri inanılmaz bir kendinde güven duygusu geliştirmişti; düşünceleri ve bunların yansıları, kullandıkları dil, kendi “ben”lerini sık sık evrene karşı, ilgisiz kitlenin kanısına karşı çıkaran güvenli bir üstünlük duygusunca belirleniyordu. Onlar felsefe sorunlarını ilk defa fark etmekle, kavramakla kalmamışlar, üstelik içlerinde öylesine hissetmişlerdir ki, bu yakıcı sorulara bir cevap, bir çözüm bulmayı kendilerine görev edinmişlerdir; buldukları çözümlerin doğruluğu ve bilgilerinin hakikiliği konusunda en ufak bir kuşkuya kapılmadıkları için de bunları yurttaşlarına –yazılı olarak– açıklamaktan çekinmemişlerdir.

Bu durumda Sokrates’ten önceki filozofların, yani aralarından en büyüklerinin –felsefe tarihi açısından ele alınırsa– felsefenin kurucuları olarak görülmeleri gerektiği açıklığa kavuşmaktadır, çünkü felsefenin temel sorunlarını ilk defa fark edenler, yani keşfedenler ve bu sorunları kendi tarzlarında, herhangi bir düşünce geleneğinin baskısı ve yardımı olmadan, gerçekten benzeri görülmemiş bir özgünlükle, hakiki yaratıcı kişiler olarak, şaşkınlık uyandırıcı bir kayıtsızlık, yüreklilik ve tutarlılıkla çözmeye çalışanlar onlardır.

https://www.sadefan.com/images/icons/gule.gif

Sokrates’ten önceki Grek felsefesi, felsefi düşünme’nin içerik ve biçimine göre iki evreye ayrılmaktadır. Grek düşününün ilk evresinde (M.Ö. 600-450) filozofların meteoroloji, astronomi, fizik sorunlarıyla birleşerek metafiziğin sonuncu ve de karmaşık sorunlarına kattıkları doğa, yani evrenin doğası, makro-evren felsefesinin başat nesnesini oluştururken, ikinci evresinde, yani Sofistler döneminde (M.Ö. 450-390) düşünen, isteyen davranan bir varlık olarak, hem birey hem de toplum üyesi olarak insan tüm dikkatleri üzerinde topluyordu. Büyük düşünür Elealı Parmenides’in bu ilk dönem içinde belirleyici bir dönüm noktası oluşturduğu da açıktır. Herakleitos da dahil olmak üzere Parmenides’e kadar Sokrates’ten önceki felsefenin odak noktasında oluş sorunu yer alıyordu ve bu sorunun gerçekliğinden kimse kuşku duymuyordu.ama her çeşit oluşu bu görünür dünyadaki değişmeleri, duyusal izlenimlerimizin hakikatini, hareketi ve de şeylerin çokluğunu kesin şekilde yadsıyan ve sadece ebedi, olmamış, yetkin değişmez varlığı düşünce için mutlak zorunlu sayan Parmenides’le birlikte Sokrates’ten önceki felsefenin ilk evresi belirleyici bir dönüm noktasına ulaşmıştır. Çünkü Parmenides’in varlık öğretisi (ontoloji) Sokrates’ten önceki felsefe tarihinde tam anlamıyla bir çağ açmıştır. Onu izleyen düşünürler, hareketin gerçekliği ve duyusal şeylerin çokluğu konusunda ısrar etseler dahi, nitelikleri Parmenides’inkine yakışan bir değil, bir çok “varolan” bulunduğunu kabul ederek, yani her biri kendi tarzında olmak üzere bu tür bir ilk varolandan görünür evrendeki şeylerin nasıl oluştuklarını açıklamaya çalışarak Parmenides’in ontolojisine riayet etmişlerdir. Ayrıca Empedokles ile Anaxagoras bu varolanın nitelikleri karşısında, hareket ve çokluk varsayımını devam ettirebilmek için, bu tür varolanların, yani saf maddi tözlerin çokluğunu yalnız kabul etmek değil, üstelik bu maddi tözlerden hareket faktörünü (ya da faktörlerini) ilkesel olarak ayırmak zorunda kalmışlardır. Ancak Empedokles bunu hâlâ az ya da çok mitsel bir biçimde yapar ve bu tür hareketli iki ilkgücün bulunduğunu kabul ederken, Anaxagoras bu faktörü saf rasyonel bir ilkgüç olarak, başına buyruk akıl (Geist) olarak tespit etmektedir. Üçüncüsü, yani atomculuğun kurucusu Leukippos ise Elea ontolojisine karşılık hareketin değişmenin ve de varolanın kavranabilmesi için varolmayanın gerçek diye, yani Parmenides ve onu izleyen Elealılarca kesinkes yadsınan boş mekanın gerçek diye kabul edilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır. Ancak o varolan denince, görülür şeylerin sonsuz sayıda ebedi, bölünmez ve bu yüzden değişmez ilk-parçacıkları olan atomları, çokluğu ve sayısız nicelikleri dışında Parmenides’in varolanındaki niteliklere sahip, ama ondan ebedi hareket içinde olmasıyla ayrılan atomları anlamaktadır. Bu durumda üç büyük düşünürün Empedokles, Anaxagoras ve Leukippos’un üç farklı görüş açısından çıkarak giriştikleri bir deneme, Parmenides’in vardığı ana sonuçla birlikte, hareketin gerçekliği ve şeylerin çokluğu varsayımını devam ettirmek, yani hiç değişmeyen varolandan çıkarak evrenin oluşunu, genelinde evrensel süreci, her çeşit oluş ve bozuluşu açıklamak anlamına gelmektedir. Buna göre ilk dönemlerdeki diğer düşünürleri, örneğin Apollonialı Diogenes ve genç Herakleitosçularca temsil edilen “seçmeciler” (eklektikler) ya da “öykünenler” (epigonlar) diye tanımlamak mümkündür. Ancak Leukippos’un öğrencisi Demokritos’u yalnız zaman bakımından değil, üstelik Sofistlerce yürütülen “aydınlanma” çağına tüm düşüncesiyle içten bağlı oluşu yüzünden ve de felsefi spekülasyonlarının iki an alanından birini hem kültür tarihi hem bilgi kuramı hem de etik bakımdan insan oluşturduğu için ikinci evreye katmak gerekir.

Bu kısa girişte, Pythagoras’tan başlayarak, Sokrates’ten önceki felsefede tamamen özel bir gelişme gösteren, sonuçları Platon’dan önceki düşünürler üzerinde kayda değer bir etki bırakmayan Pythagorasçılar göz önüne alınmamıştır. Onlar özellikle merkezi dogmaları sayılar öğretisiyle kendi yollarını izlemişler ve bu, Sokrates’ten sonraki Grek felsefesi için önemli sonuçlar doğuran bir yol olması gerekirken, Sokrates’ten önceki felsefi düşüncenin gelişmesi dışında adeta bir patika gibi kalmıştır.





SOKRATESTEN ÖNCE FELSEFE
(Fragmanlar – Doksograflar)

(II Cilt)

Kabalcı Yayınları

Yayımlayan
Wilhelm Capelle

Çeviren
Oğuz Özügül

1. Basım 1994

Özgün Adı
Eine Die Vorsokratiker




Sokrates: Ölerek Yaşamın Onurunu Korumak; Sokrates'in Savunması
Siz Atina erkekleri, belki de sözlerimin yeterli olmadığını; sizleri ikna edebileceğim sözlerden imtina edişimin davayı kaybetmeme yol açtığını düşünüyorsunuz. Hiç de öyle değil.

Bir yoksunluktan ötürü yenildim, ama bu sözlerin yetersizliği değil, arsızlığın, küstahlığın ve terbizyesizliğin yetersizliğiydi ve ağlayarak, sızlayarak, yakınarak, şikayet ederek ve başka bir çok şey yaparak,onuruma yakışmadığını inandığım şeyleri söyleyerek başkalarından duymaya alışkın olduğunuz, duymaktan hoşlanacağınız şeyleri dile getirmeye razı olmayışımdan ötürü oluşan eksiklikti.



Ayrıca ne daha önce durumumun vehametine bakıp özgür bir erkeğe yakışamayacak şekilde davranmam gerektiğine inandım, ne de şimdi kendimi böyle savunmuş olmaktan pişmanlık duyuyorum; bu tarz savunmayla ölümüme yol açmayı, öteki tarz savunmayla yaşamaya yeğ tutuyorum.

Çünkü ne mahkemenin karşısında, ne savaşta, ne de başka bir yerde insan kendini ölünden kaçmak için her şeyi yapacak duruma getirmemeli. Muharebelerde sık sık,silahlarını atıp kendini kovalayanlara yalvarıp yakaranların canlarını kurtardıkları görülmüştür ve hiç bir eylemden ve sözden kaçınmamayı göze aldıktan sonra her türlü tehlikeden ve ölümden kurtulmanın başka bir yolu bulunmaktadır. Ancak, siz erkekler, zor olan, ölümden kaçınmak değildir; bundan çok daha zor olan, kötülükten kaçınabilmektir, çünkü o, ölümden çok daha hızlı koşar.

Ve şimdi yavaşlamış ve yaşlanmışken, daha yavaş olan tehlike bana yetişti; (benden) daha güçlü ve çevik olan davacılarıma ise hızlı olanı, kötülük yetişti. Ve şimdi çekip gidiyoruz artık: ben sizlerce ölüm cezasına çarptırılarak, sizler ise doğruluk tarafından alçaklık ve adaletsizlikten suçlu bulunarak. Ve ben, aynen sizler gibi (ama farklı nedenlerle), bu hükümden memnunum. Bu böyle sonuçlanmalıydı ve böylesinin iyi olduğuna inanıyourum.

Şimdi size, beni ölüme mahkum etmiş olan sizlere, bir kehanette bulunup bundan sonra ne olacağını bildirmek istiyorum; malum, ben insanların kehanette en yakın oldukları konuma erişmiş bulunuyorum: yani ölüme. Dolayısıyla beni ölüme havale etmiş olan sizleri, ben ölür ölmez, tanrı inandırsın ki, bana verdiğinizden çok daha sert olan bir ceza bekliyor. Bundan sonra hayatınızı yönlendirişinizin hesabını vermekten kurtulacağınızı sandığınız için böyle davrandınız; ama umduğunuzdan bambaşka şeyler gelecek başınıza diyorum size; sizden hesap soracak olan ve şimdiye kadar öne çıkmalarına engel olduğum için hiç bir şey fark etmediğiniz çok kimse gelecek.

Ve ne kadar gençseler o kadar inatçı ve ısrarcı olacaklar ve sizler buna çok daha fazla öfkeleneceksiniz. Doğru yaşamadığınız için insanları öldürerek suçlanmaları önleyebileceğinize inanıyorsanız, yanlış hüküm veriyorsunuz demektir; çünkü bu tarz bir temizlenme gerçekleşmesi tamamen imkansız bir temizlenmedir ve güzel değildir; daha güzel ve kolayı, başkalarını rahatsız etmeyen ve mümkün olduğu kadar iyi olacak şekilde kendini yükselten temizlenmedir. İşte beni mahkum etmiş olan sizlere önceden söyleyeceklerim bunlardır ve sizlere veda ediyorum.
 
Sokrates Hayatı ve Felsefesi biyografiler ve hayat hikayeleri, Sokrates Hayatı ve Felsefesi ile kullanıcılar ilham verici yaşam öykülerine ulaşabilir.
Geri
Üst