Siz ve Şakalarınız

Konusunu Sadefan`da Görüntülemektesiniz!..

Siz ve Şakalarınız, konusunda bu İçerik Siz ve Şakalarınız hakkında en yeni bilgileri, yorumları ve detaylı paylaşımı keşfedin.

Siz ve Şakalarınız

- Sadefan.com | Siz ve Şakalarınız paylaşımı

Crew

Genel Sorumlu

Siz ve Şakalarınız

Siz ve Şakalarınız

Siz ve Şakalarınız

ayfer tunç hikayeleri - kırgınlık - sitem - yalnızlık hikayeleri


Beni son durağıma götürecek olan toprak yol, iki büyük fıstık çamının arasından başlayarak kıvrılıyordu. Büyük ve harap bir bahçeyi ortadan bölüyordu belli belirsiz. Az çiğnenmişti, belli ki fazla yolcusu yoktu. Ağaçlar yavaş yavaş tazeleniyorlardı. Kuşların sesini duydum, bir de hafif esintilerle kıpırdanan dalların uğultusunu.
Tek başıma gelmiştim. Bir teslim oluş gibiydi her şey. Hayatımın bu son yolunda tek başıma yürümek istemiştim. Siz yoktunuz o zamanlar, kimseler yoktu. Buraya ilk gelen bendim. Yemekhanede ilk yemek yiyen, şezlonglara ilk uzanan, bahçede ilk yürüyüş yapan, geceleri bir türlü uyuyamadan tavanlara bakan bendim. Yolun başında bir sıkıntı sardı içimi. Kendimi çok yalnız buldum, çok gereksiz. Bir hayatı özetler gibiydi duruşum. Valizim birden ağırlaştı, kaldıramadım. Ne garip; insanın eşyaları da, hatıraları gibi yıllar boyunca birikiyor. Sonra bir yığın ayrıntı, ne bileyim, koltuklar, perdeler, karyola, kitaplık, çalar saat, çaydanlık, dantel örtüler, abajur, aynalı mektup kutusu tek tek kayboluyor. Ama hatıralar hep kalıyor.

Denize atılan kitaplar nasıl yavaş yavaş erir de sulara karışırsa hiç olmamış gibi, hayatımın bütün ayrıntıları da öyle gitmiş elimden. Bir valizim kalmış. Ama uygundur benim yaşımda bir insanın bir tek valizinin kalması. Hatta o müthiş sona doğru giderken, bir valizim bile olmamalıdır. Yattığım yatak, su içtiğim bardak, baktığım pencere emanet olmalıdır. Böylece, hayatla aramdaki maddi bağlar, benden sonraki sahiplerini bulmalıdır.

Toprak yolun başında, bütün bir hayatı yaşadım önce. Bir duyguydu bu, çok kısa sürdü. Sonra büyük, beyaz binaya girdim. İlk kez ben geldim. İlk müşteri, ilk ihtiyar, ilk can sıkıcı kişi bendim. Ne kadar büyüktü bina ve ben ne kadar yalnızdım. "Burası odan, hanımnine," dediler. Oysa bana Hoca'nım denmesine alışkındım, garipsedim, hanımnine olacak kadar yaşlandığıma inanamadım. "Bu dolabın, bu yatağın, bu masan, bu sürahin, su sandalyen" dediler. Yaşlıları aptallarla karıştırıyorlardı. Bir sürahiyi gördüm mü tanırdım. Bir sandalyeyi de. "Bunlar battaniyelerin," dediler. "Kaloriferler saat onda söner. Geceler soğuk olur, bu yüzden sıkı örtün," dediler. Geceler soğuk olurmuş. Benim gecelerim hep soğuk olurdu Samim Bey. Aydınlığa bakan küçük odam geçti gözlerimin önünden. Camlı bir kapısı vardı, salonda yanan ışık sızardı içeriye. Hep o sızan ışığa bakardım geceleri.

"Bu lavabon hanımnine, "dediler. "Buraya sabununu koyarsın, buraya da diş fırçanı," dediler. Bunu söylerken sezdirmeden ağzıma baktılar. Ah! Ben ne odalarda kaldım, ne banyolar gördüm. Halis Halep kilini nereye koyacağımı iyi bilirdim. "Yerler halıdır, terlik giy; pencereler zor açılır, beceremezsin, bizi çağır" dediler. Pencereler çok büyüktü. Tavanlarsa çok yüksek.

Siz yoktunuz. Siz geldikten sonra odam neşelendi inanın. Pencereler küçüldü, kuşlar odama geldiler. Sandalyemi, yatağımı, sürahimi benimsedim. Hani bazen insan kendi adını garipser ya, hani kendine söyler de bazı anlamsız seslerdir, insanın kendi adı bile... İşte odam da öyleydi siz gelmeden önce. Sürahiye uzanan buruşuk, çilli elim bile bir yabancınındı sanki. Sürahi ise dokunursam kınlıverecekmiş gibi korktuğum garip bir eşya. Karlı dağların köpüklü, koyu mavi, hırçın bir denize ittiği küçük bir şehrin içinde, küçük ve sıcak bir odayı hatırlamıştım. Denize bakardı oda. Kocaman bir ocakta odunlar çıtırda-***** yanardı. Hiç üşümezdim o zamanlar. Sonra Peri vardı. "Ah abla, bulamadım izini!" derdi. "Beni bıraktı gitti." Hem gülerdim, hem acırdım haline. Gözleri deniz gibi hırçın, "Bilsem ki şu karlı dağların tepesindedir, böylece düşerdim dağın yoluna!" derdi, ince pazen elbisesini tutarak. "Aşk dediğin nedir ki Peri?" derdim. "Geçer, gider..." Yüzüme bakardı, "Geçmiyor abla," derdi. "Benim başımdaki ateş geçmiyor."

Bana perde işlerdi Peri, aşık bir eve asmamı dileyerek. Nasıl da güzel işlerdi, nasıl da yanık, tutkulu, aşk dolu. Bir kar başlardı sonra, öğle ile akşam arasındaki o sakin zamanlarda. Lokma lokma dökülürdü denize. Deniz yutardı karları. Genç kız yüzümü hatırlardım. Aşksız, hülyasız, boş yüzümü. Hep siyah ayakkabılarımla solgun halimi. İnceydi kaşlarım, toz gibiydi neredeye, yüzümse şeffaf, beyaz. Bir siluet gibiydim, hep öyle kaldım. Siyah ayakkabılı bir gölge.

"Duvarlara çivi çakma, resim asma, yasaktır," dediler. Yasakları benden iyi kim bilebilir ki? Yasakların çevrelediği bir hayatı yaşamadım mı? Hayatım boyunca bütün kurallara uymadım mı? Hem otuz beş sene yasaları öğrettim ben. Aksi yüzümü takındım. Oysa aksi yüzümden vazgeçeli çok olmuştu. Aydınlığa bakan odamdan çıkıp, salona giderken, hep gülümseyen yüzümü takınırdım, öyle gerekirdi "Neyin yasak olduğunu sizden mi öğreneceğim?" dedim. Otuz beş sene boyunca aldığım duruşu almıştım. İşte 'aksi hanımnine'ye o gün çıktı adım. Bir suskunluk oldu önce, ama çok sürmedi. Kamburum çıktı, gözlerim ışığını kaybetti, sesim titredi sonra hep. "Örtü getirdiysen masana ser, biz vermiyoruz," dediler. "Akşam yemeği saat tam yedide, odanda yiyemezsin, yemekhaneye ineceksin," dediler.

Siz yoktunuz Samim Bey kravatınız, fötr şapkanız, günlük gazeteleriniz, meraklı bakışlarınız, muzip yüzünüz ve 'istirham ederim hanımefendi'lerinizle siz, yoktunuz. Ben ilk müşteriydim. Odası ilk havalandırılan, yatağı ilk toplanan, televizyon salonunda ilk ve yalnız başına oturan bendim. Siz ve şakalarınız yoktunuz. Bu anlattıklarımı belki söylemediler Samim Bey. Belki nazikçe söylediler de, ben öyle anladım. Ama ağır geldi bana bütün bunlar. Aydınlığa bakan odamın bulunduğu evde olanlar da ağırdı çünkü. Sıcak ve nemli bir şehire, sağlığım bozulurdu, beni götürmediler. ilk gece belki yemek yiyemem diye yolluk verdiler yanıma, benim yüreğim iki kat oldu. "Yerleşince televizyon salonuna gel, çay yapacağız, birlikte içeriz," dediler. Bunu gerçekten söylediler. Çünkü çok sevinmiştim.

"İstersen bende kal" demişti Peri, o gülümseyen gözleriyle, karlı dağlarını denize ittiği şehre ilk gittiğimde. Şimdi düşünü-yürum da, Peri'yi öylesine güzel gülümseten, acaba aşk mıydı? Kim bilir nerededir şimdi Peri? Belki ölmüştür. Benden genç kimler ölmedi ki o sağ kalsın, hem de tutkulu bir aşkla. Kapıyı yavaşça çekip gittiler. Valizim elimde kalakaldım. Ah Samim Bey! Böyle bir duyguyu siz yaşadınız mı? Siz hayatı çok mu severdiniz? Hep neşe içinde mi geçirdiniz bir ömrü? Ah, niçin bunları konuşacak kadar vaktimiz olmadı bizim? Hayatı neden sevdiğini bana anlatabilirdiniz belki Samim Bey.

Bence iskambil oynamayı severdiniz siz. Şark hizmetindeyken ırmak kıyısına giderdiniz eş dost. Önce rakı içerdiniz. Sonra arkadaşlarınızdan biri saz çalardı, siz türkü söylediniz. Belki biraz efkarlanırdınız türkü söylerken. Bir sigara yakar, dumanına bakar "Amaaan sen de," derdiniz sonra. İskambil kağıtlarını çıkarırdınız, pişti yapınca çok sevinirdiniz. Biliyorum, ah biliyorum, bütün bunları anlatırdınız bana vaktimiz olsaydı. Bence siz hep gülerdiniz. Ben hiç gülmedim Samim Bey, hiç aşık olmadım. Ama Peri, deli gibi aşıktı. Ona acırdım.
Ayak seslerini götürdü halılar onların. İki kişiydiler, biri kadın biri erkek. Bütün eklemlerim uzun uzun sızladı onlar gidince. Hiç gelmediler sandım, hiç olmadılar. Ben bir rüya gördüm, kötü bir rüya. Hava bulutluydu, odam gölgeler içindeydi. Valizimi açtım.
 
Siz ve Şakalarınız yaşam hikayeleri ve deneyimler, Siz ve Şakalarınız ile kullanıcılar ilham verici öykülere ulaşabilir.
Geri
Üst