Mathilda - Hatırla Bir Demet Menekşeydi Hayat - Cengizhan Konuş
Mathilda - Hatırla Bir Demet Menekşeydi Hayat - Cengizhan Konuş
Mathilda - Hatırla Bir Demet Menekşeydi Hayat - Cengizhan Konuş
cengizhan konuş sözleri - cengizhan konuş yazıları - hayat hakkındaki yazılar - hayat bir menekşeydi yazısı
Hatırlarsın, güneşin en tepede olduğu yaz sıcağında, ellerine tütün yapraklarının değdiği tarlalardan geçmiştin ömrünün bir yerinde. Kitaplar ve radyoda çalan Türk Sanat Musikisi en yakın dostlarındı o sıralar.
‘’Hiç ayrılamam derken/Kavuşmak hayal oldu.’’ Metropollerin karmaşa yüklü havasından kaçmış, sessizliğin demlendiği bir kasabanın sakinliğine bırakmıştın kendini. Yorgun bir ömrün en huzurlu günleriydi belki de. Sabah erkenden kalkıyor, kasabanın epey dışındaki ormana kadar yürüyordun. O yol ömrünün en uzun yoluydu belki de. Bir ağacın gölgesine oturup elindeki şiir kitabını okuyordun. Şiirin kelimeleri neyi anlatırsa anlatsın, sen yüzüne oturan gülümsemeyle dünyaya meydan okuyordun.
Ormandan dönerken buğday başaklarına dokunmak, tütün yapraklarıyla söyleşmek için tarlalardan geçiyordun. O güne kadar adını duymadığın, görmediğin onlarca kuşun cıvıltısına eşlik ediyordun. Dudağına gelip tüneyen bir türkünün yahut şarkının onca hatıra, onca acı barındıran kelimelerine rağmen, sen o tarlalardan geçerken umutluydun. Dünya iyi bir yerdi ve yaşamaya değer onca güzellik vardı. Sessizlik damarlarına dolup seni bir iyileşmenin kollarına bırakıyordu.
Yalnızdın ve yalnızlık hiç dokunmuyordu sana. Sevgilinin dudaklarında ışıldayıp duran bir gülüştü umut. Bir narin kelebeğin süzülerek uçuşuydu hayat. Bir demet menekşe sunuyordu düşlerin sana. Yolda kalmak yoktu, geceyi dışarıda geçirmek zorunda kalan bir evsizin kırgınlığı uğramıyordu semtine. Bütün çocuklar gülüyor ve bütün insanlar kardeşti.
Hatırla, yüreğinin çektiği acıdan dudakların çatlamıyordu o zamanlar. Kitapların o büyülü, saklayan dünyasına sığınıyordun. Kelimeler seni o kadar etkiliyordu ki, salıncakta sallanan birinin umarsızlığıyla gülüp geçiyordun her şeye. Bütün yazarlar senin için kurguluyordu her şeyi ve kahramanlar senin için yaşıyordu kitapların sayfaları arasında.
Hanımı tartakladığı için ağlayan bir hizmetçi kızın ağlayışı bile senin içindi. Raskolnikov kimseyi öldürmüyordu. Suçun da cezanın da yeri yoktu kalbinin ücralarında. O kasabanın sınırlarıydı dünyanın son noktası. Kasabayı ikiye bölen ırmağın kenarına oturup ayaklarını suya sokuyordun. Ayaklarında tatlı bir gıdıklanma…
Ürperiyordun, üşüyordun ama mutluydun işte. Güneş tepende dans ediyor ama yakmıyordu. Yemyeşil yapraklarıyla badem ağacı sana el sallıyor, bir elma ağacı seni çağırıyor, uykusundan yeni uyanmış bir oğlak etrafında dönüp duruyordu. Irmağın sularına düşüp giden yapraklara, sanki daha güzel bir diyara göç ediyorlarmışçasına, gülümseyerek selam veriyordun. Kasabaya akşam iniyordu.
Güneş, ışıklarını dünyanın üstünden çekiyor, karanlığa buyur diyordu. İnsanlar evlerine çekiliyor, yorgun bedenler kendini dinlenmeye bırakıyordu. Sen, evinin çardağında, ateş böceklerinin refakatinde kasabanın sessizliğini dinleyerek hayaller kuruyordun. Elinde ocakta demlediğin, şeker atmadığın bir bardak çay. Trt Fm’de bir şarkı çalıyor. ‘’ Dönülmez akşamın ufkundayım/Vakit çok geç.’’ Ara sıra köpekler havlıyor, vaktini şaşırmış bir horoz erkenden ötüyordu.
Kasabanın toprak yolunu arşınlayan bir araba gürültüyle geçiyordu kimi zaman. Dağlarda yankılanıyordu arabanın gürültüsü. İşte o zaman yüzünü hoşnutsuz bir edayla buruşturuyordun. Çünkü modern hayata dair her şey seni bunaltıyordu. İnsana verilmiş en kıymetli hediyeydi ölüm ve metropollerde insanlar ölümün farkına varamıyordu. Hep bir yarış hâlindeydi her şey. Gürültülü müzikler eşliğinde koşturup duruyordu insanlar. Kıymetli olan çabucak tüketiliyor, eşi benzeri olmayan zaman hemen harcanıyordu. Her şeyin değeri parayla ölçülüyor, insanlar ancak parası kadar ediyordu. ‘’Parası olmayanın yüzü soğuk olur’’ dedikleri buydu sanırım.
Arabanın gürültüsü beyninden çekilip gittikten sonra yine hayallere dalıyor, elinde bir demek menekşeyle hayatın kapısına varıyordun. Sessizce bakışıp usulca gülüşüyordunuz hayat ve sen. Gözlerine uyku çöküyor, tatlı bir rehavetin kollarına kendini bırakıyordun. Yumuşacık yatağında kalbini kırmayan rüyalar görüyordun.
Renkten renge atlıyor, ahengin her türlüsünü tadıyordun rüyalarında. Bütün prensesler ve prensler kavuşuyordu. Hatırla, sen tütün yapraklarına dokunarak geçtiğin o rüyalara yattığında, hayat bazı insanların kemiğini kırıyordu. Bir sokak çocuğu senin gördüğün rüyaları göremiyordu. Çünkü rüyalar bile gülümseyişin karşılığıdır. Hatırla Mathilda, yaşamak bazıları için bir kurşunun havada vınlayışının adıdır.
Mathilda - Hatırla Bir Demet Menekşeydi Hayat - Cengizhan Konuş
cengizhan konuş sözleri - cengizhan konuş yazıları - hayat hakkındaki yazılar - hayat bir menekşeydi yazısı
Hatırlarsın, güneşin en tepede olduğu yaz sıcağında, ellerine tütün yapraklarının değdiği tarlalardan geçmiştin ömrünün bir yerinde. Kitaplar ve radyoda çalan Türk Sanat Musikisi en yakın dostlarındı o sıralar.
‘’Hiç ayrılamam derken/Kavuşmak hayal oldu.’’ Metropollerin karmaşa yüklü havasından kaçmış, sessizliğin demlendiği bir kasabanın sakinliğine bırakmıştın kendini. Yorgun bir ömrün en huzurlu günleriydi belki de. Sabah erkenden kalkıyor, kasabanın epey dışındaki ormana kadar yürüyordun. O yol ömrünün en uzun yoluydu belki de. Bir ağacın gölgesine oturup elindeki şiir kitabını okuyordun. Şiirin kelimeleri neyi anlatırsa anlatsın, sen yüzüne oturan gülümsemeyle dünyaya meydan okuyordun.
Ormandan dönerken buğday başaklarına dokunmak, tütün yapraklarıyla söyleşmek için tarlalardan geçiyordun. O güne kadar adını duymadığın, görmediğin onlarca kuşun cıvıltısına eşlik ediyordun. Dudağına gelip tüneyen bir türkünün yahut şarkının onca hatıra, onca acı barındıran kelimelerine rağmen, sen o tarlalardan geçerken umutluydun. Dünya iyi bir yerdi ve yaşamaya değer onca güzellik vardı. Sessizlik damarlarına dolup seni bir iyileşmenin kollarına bırakıyordu.
Yalnızdın ve yalnızlık hiç dokunmuyordu sana. Sevgilinin dudaklarında ışıldayıp duran bir gülüştü umut. Bir narin kelebeğin süzülerek uçuşuydu hayat. Bir demet menekşe sunuyordu düşlerin sana. Yolda kalmak yoktu, geceyi dışarıda geçirmek zorunda kalan bir evsizin kırgınlığı uğramıyordu semtine. Bütün çocuklar gülüyor ve bütün insanlar kardeşti.
Hatırla, yüreğinin çektiği acıdan dudakların çatlamıyordu o zamanlar. Kitapların o büyülü, saklayan dünyasına sığınıyordun. Kelimeler seni o kadar etkiliyordu ki, salıncakta sallanan birinin umarsızlığıyla gülüp geçiyordun her şeye. Bütün yazarlar senin için kurguluyordu her şeyi ve kahramanlar senin için yaşıyordu kitapların sayfaları arasında.
Hanımı tartakladığı için ağlayan bir hizmetçi kızın ağlayışı bile senin içindi. Raskolnikov kimseyi öldürmüyordu. Suçun da cezanın da yeri yoktu kalbinin ücralarında. O kasabanın sınırlarıydı dünyanın son noktası. Kasabayı ikiye bölen ırmağın kenarına oturup ayaklarını suya sokuyordun. Ayaklarında tatlı bir gıdıklanma…
Ürperiyordun, üşüyordun ama mutluydun işte. Güneş tepende dans ediyor ama yakmıyordu. Yemyeşil yapraklarıyla badem ağacı sana el sallıyor, bir elma ağacı seni çağırıyor, uykusundan yeni uyanmış bir oğlak etrafında dönüp duruyordu. Irmağın sularına düşüp giden yapraklara, sanki daha güzel bir diyara göç ediyorlarmışçasına, gülümseyerek selam veriyordun. Kasabaya akşam iniyordu.
Güneş, ışıklarını dünyanın üstünden çekiyor, karanlığa buyur diyordu. İnsanlar evlerine çekiliyor, yorgun bedenler kendini dinlenmeye bırakıyordu. Sen, evinin çardağında, ateş böceklerinin refakatinde kasabanın sessizliğini dinleyerek hayaller kuruyordun. Elinde ocakta demlediğin, şeker atmadığın bir bardak çay. Trt Fm’de bir şarkı çalıyor. ‘’ Dönülmez akşamın ufkundayım/Vakit çok geç.’’ Ara sıra köpekler havlıyor, vaktini şaşırmış bir horoz erkenden ötüyordu.
Kasabanın toprak yolunu arşınlayan bir araba gürültüyle geçiyordu kimi zaman. Dağlarda yankılanıyordu arabanın gürültüsü. İşte o zaman yüzünü hoşnutsuz bir edayla buruşturuyordun. Çünkü modern hayata dair her şey seni bunaltıyordu. İnsana verilmiş en kıymetli hediyeydi ölüm ve metropollerde insanlar ölümün farkına varamıyordu. Hep bir yarış hâlindeydi her şey. Gürültülü müzikler eşliğinde koşturup duruyordu insanlar. Kıymetli olan çabucak tüketiliyor, eşi benzeri olmayan zaman hemen harcanıyordu. Her şeyin değeri parayla ölçülüyor, insanlar ancak parası kadar ediyordu. ‘’Parası olmayanın yüzü soğuk olur’’ dedikleri buydu sanırım.
Arabanın gürültüsü beyninden çekilip gittikten sonra yine hayallere dalıyor, elinde bir demek menekşeyle hayatın kapısına varıyordun. Sessizce bakışıp usulca gülüşüyordunuz hayat ve sen. Gözlerine uyku çöküyor, tatlı bir rehavetin kollarına kendini bırakıyordun. Yumuşacık yatağında kalbini kırmayan rüyalar görüyordun.
Renkten renge atlıyor, ahengin her türlüsünü tadıyordun rüyalarında. Bütün prensesler ve prensler kavuşuyordu. Hatırla, sen tütün yapraklarına dokunarak geçtiğin o rüyalara yattığında, hayat bazı insanların kemiğini kırıyordu. Bir sokak çocuğu senin gördüğün rüyaları göremiyordu. Çünkü rüyalar bile gülümseyişin karşılığıdır. Hatırla Mathilda, yaşamak bazıları için bir kurşunun havada vınlayışının adıdır.