HaZaL
VIP Üye
Edep ve Nezâket
Edep ve Nezâket
Edep ve Nezâket
Edep insanı diğer mahlûkattan farklı kılan bir husûsiyettir. İnsan; edep nezâket zarâfet ve takvâsı ile Hak katında kıymet kazanır. Bu sebepledir ki Hak dostlarının güzel vasıfları arasında edep ve nezâket fazîletlerinin müstesnâ bir yeri vardır. Nitekim nice mâneviyat büyükleri de tasavvufu "güzel ahlâk ve edepten ibâret" görmüşlerdir.
Emir Külâl Hazretleri'nin mânevî terbiyesi altında kâmil bir edep ve nezâketle yetişen Şâh-ı Nakşibend -kuddise sirruh- intisâbının ilk yıllarında nefsinin gurur ve kibrini kırıp Rabbine karşı "hiçlik" hâlini lâyıkıyla hissedebilmek için hasta ve muzdarip insanlara yaralı hayvanlara hizmet etmek ve insanların geçeceği yolları temizlemekle vazîfelendirilmişti. Kendisi o zamanki hâlini şöyle anlatır:
"Hocamın emrettiği yolda uzun süre hizmet ettim. Benliğim o hâle geldi ki yoldan geçerken Allâh'ın herhangi bir mahlûku karşısında olduğum yerde durur önce onun geçip gitmesini beklerdim. Ondan evvel adım atmazdım. Bu hizmetim yedi sene devam etti. Buna mukâbil öyle bir hâl tecellî etti ki onların inilti sûretinde hazin hazin sesler çıkarıp Hakk'a ilticâ etmelerini hissetmeye başladım."
İşte hikmetle nurlanan gönüller için kâinattaki her şey ilâhî kudret ve azameti îlân eden tecellîlerden ibârettir. Bu hâle kavuşabilmek için de mânevî terbiye ile rûhun rikkat ve incelik kazanması rûhânî manzaraları görüp onlardan ibret alacak hâle gelmesi ve hikmette derinleşmesi şarttır. Zîrâ akılla kavranamayan nice sırlarhikmetle çözülür. Hikmette derinleşmeden mânevî sırlar ayân olmaz.
Edep Hak yolcusunun en kıymetli azığıdır. İnsan hem dindar hem de kaba geçimsiz ve nezâketsiz olamaz. Zîrâ İslâm'ın rûh itibâriyle özü; îtikadda tevhîd; amelde ise edep istikâmet ve merhamettir. Bu itibarla denilebilir kibütün esaslarıyla İslâm dîni baştan sona nezâket zarâfet ve nezâfet ölçülerinden yani "güzel edep"ten ibârettir. Hak dostu Mevlânâ Hazretleri bunu ne güzel ifâde eder:
"Gözünü aç da Allâh'ın kelâmına baştan başa bir bak! Âyet âyet bütün Kur'ân edep tâliminden ibârettir!"
Hak dostları da vâsıl oldukları derecelere ancak yüksek edepleri ile nâil olmuşlardır. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyurur ki:
"Edebe riâyet etmeyen hiç kimse Allâh'a vuslat yolunda mesâfe alamaz yâni Hak dostu olamaz. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir."
En mühim edep de; bizi halk eden;
ALLAH TEÂLÂ'YA KARŞI EDEP
Unutmamak gerekir ki şeytan -aleyhillâ'ne- huzûr-i ilâhîden ilim veya amel noksanlığı sebebiyle değiledepsizliği yüzünden kovuldu. Bu yüzden şeytanı mahveden en güzel fazîlet edeptir. Hazret-i Mevlânâ bunu şöyle îzah eder:
"İblis Hazret-i Âdem'e secde etmeyip Allâh'ın emrine karşı gelince:
«-Benim zâtım ateşten onunki çamurdandır. Yüksek olanın aşağı olana secde etmesi nasıl yakışık alır?» dedi.
İşte İblis Allâh'a edepsizce karşılık vermesi yüzünden lânete uğradı ve huzûr-i ilâhîden kovuldu. Üstelik bir de küstahlık edip kendisini halk edenle cidâle kalkıştı. (Fîhi Mâ Fîh s.159)
Ebû Ali ed-Dekkâk -rahmetullâhi aleyh- buyurur ki:
"Edebi terk etmek ilâhî huzurdan kovulmayı îcâb ettirir. Her kim sultânın önünde terbiyesizlik ederse kapıyakapıda edepsizlik ederse ahıra gönderilir."
Ecdâdımız; "Edebi edepsizden öğren." diyerek edebe riâyet etmeyenlerin hâl ve âkıbetlerinden ibret almayı öğütlemişlerdir. Bizler de şeytanın düştüğü vaziyetten gereken dersi çıkarmak durumundayız.
Cenâb-ı Hakk'a karşı lâyıkıyla edep sâhibi olan kul lâubâlî hareketlerden kaçınır; bu vesîle ile ibâdet ve muâmelâtındaki kusur hatâ ve gafletinin farkına varır. Amellerine güvenme illetine yakalanmaz.
Unutmayalım ki ne kadar güzel amelimiz olursa olsun bütün bunlar okyanusa atılan bir kova su misâlidir. Cenâb-ı Hakk'ın lutufları karşısında bütün ibâdet ve hizmetlerimizi az görmeliyiz. Kulluk mes'ûliyetimizi toplumdaki düşük seviye ile değil sahâbe ve evliyâullâh ile mîzân etmeliyiz. Çünkü Cenâb-ı Hak Ensâr ve Muhâcirleri bizlere numûne göstermektedir.
Diğer taraftan kulluk edebini lâyıkıyla yaşayanlar bütün güzelliklerin Hak'tan bütün kusurlarınsa nefsinden kaynaklandığı şuuruna ererler.
İbâdetleri terk eden veya kötü yola düşen bir kimsenin; "Ne yapayım kaderim böyle imiş!" demesi nefsânî ve şeytânî bir gaflet ifâdesidir. Namaz kılmak isteyen bir kimseye Cenâb-ı Hak kılma sebeplerini ihsân eder; kılmak istemeyenlere de mânî sebepler vererek kıldırtmama tecellîsinde bulunur.
Kendimizi işlediğimiz günahlardan mâzur göstermek "kadere bühtân" etmektir ki Hakk'a karşı edepsizlik ve ahmaklık demektir. Şeytan'ın ayağını kaydıran da bu hususta gösterdiği edepsizlikten başkası değildir. Bu yüzden şeytanı en çok kahreden şey kendisinin hatâya düştüğü noktada mü'minin gösterdiği Hakk'a itaat rızâ teslîmiyet yâni "kulluk edebi"dir.
Tasavvufun en mühim gâyelerinden biri insanı "ihsan duygusu"na yâni dâimâ Hakk'ın huzûrunda bulunduğu idrâkine yükselterek Allâh'a karşı zâhirde ve bâtında edep sahibi kılmaktır. Mâneviyat büyükleri demişlerdir ki:
"Zâhiren ve bâtınen edebe sarıl. Çünkü bir kimse zâhirî edepte kusur ederse zâhiren cezâ görür bâtınî edepte kusur ederse bâtınen cezâ görür. Kim edebi zâyî ederse kendini Hakk'a yakın zannetse de uzaktırmakbûl zannettiği hâlde merduttur (reddedilmiştir)." (Rûhu'l-Beyân X 401)
Dolayısıyla Rabbimiz'in bizler için takdir buyurduğu şeyler hakkında şeytanca bir küstahlıkla cidâle girişmek yerine hemen o anda boyun eğip rızâ ve teslîmiyet göstermek ve bizim için o tecellînin en hayırlısı olduğunu düşünmek en mühim bâtınî edepler cümlesindendir.
_
Bir gün hadîs âlimlerinden bir zât genç yaştaki Bâyezîd-i Bistâmî'yi görünce çok hoşuna gitti. Zekâ ve anlayışını ölçmek için sordu:
"-Güzel çocuk! Namaz kılmasını güzelce biliyor musun?"
Bâyezîd-i Bistâmî de ona:
"-Evet Allâh'ın izniyle becerebiliyorum." cevâbını verince; "Nasıl?" diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de:
"-Buyur yâ Rabbî emrini yerine getirmek üzere huzûruna durdum hissiyâtıyla tekbîr alıyor; diyorum; Kur'ân-ı Kerîm'i tâne tâne okuyor; tâzîm ile rükûya varıyor; tevâzu ile secde ediyor; vedâlaşarak selâm veriyorum." dedi. O zât hayran kalarak:
"-Ey zekî çocuk! Sende bu derin anlayış varken insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Zîrâ bu takdir ve iltifatların nefsini gurura sevk edebileceğini ve buna mahal vermemesi gerektiğini düşünüyordu.
Genç Bâyezîd-i Bistâmî ise şu ârifâne karşılığı verdi:
"-Onlar beni değil Allah Teâlâ'nın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana âit olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl mânî olabilirim?"
İşte gönlün ulaşması gereken kulluk edeplerinden bir diğeri de bütün güzellikleri Allah'tan bilmek onu nefsine izâfe etmemektir.
En büyük edep Cenâb-ı Hakk'ın zâtına karşı tâzîm göstermektir. Bunun da en güzel tezâhürü ibâdetlerde kendini gösterir. Allah dostları:
"İbâdet insanı cennete götürür; ibâdette edep ve tâzîm ise Allâh'a götürür Hak ile dost eyler." demişlerdir.
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- ise:
"Amelde edep onun kabûlüne işarettir." buyurmuştur.
Hızır -aleyhisselâm- da şu duâyı yapmayı tavsiye etmiştir:
"Allâh'ım! Sana kulluk yapmam husûsunda bana güzel edep ihsân eyle."
Hak dostları bütün bu bâtınî edep hâllerine ilâveten dâimâ huzûr-i ilâhîde bulunma şuuru ile yaşadıkları içinzâhirî edebe de son derece îtinâ göstermişlerdir. Bu ise ibâdetteki huşû ve edep hâlini ibâdet dışında da muhâfaza etmek şeklinde ifâde edilebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak:
"Onlar namazlarını muhâfaza ederler." (el-Meâric 34)
"Onlar namazlarında devamlıdırlar." (el-Meâric 23)buyurur.
Hazret-i Mevlânâ bu âyetlere işârî mânâ vererek şöyle der:
"Kul namazdaki hâlini namazdan sonra da muhâfaza eder. Böylece bütün bir ömrünü edep huşû; dilini ve kalbini muhâfaza içerisinde geçirir. Bu gerçek âşıkların yani Hak dostlarının hâlidir..."
Mânevî terbiyenin gâyesi de; kişiye dâimâ ilâhî kameralar önünde olduğu şuurunu kazandırmaktır. Bu sâyede nezâket zarâfet edep hayâ gibi yüksek hasletleri kişinin tabiat-ı asliyesi kılabilmektir.
Dâvud-i Tâî Hazretleri şöyle anlatır:
"Yirmi yıl Ebû Hanîfe Hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zarfında dikkat ettim; ne yalnızken ne de yanında birileri varken başı açık olarak oturduğunu ve istirahat maksadıyla da olsa ayaklarını uzattığını hiç görmedim. Kendisine:
«-Yalnızken ayağınızı uzatmanızda ne mahzur var?» dedim. Bana:
«-Cenâb-ı Hak karşısında edepli olmak daha efdaldir.» dedi."
Hak dostu Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri'nin de ömrü boyunca ayağını uzatarak oturduğu sırtını bir yere dayayarak yemek yediği görülmemişti. Hayatı boyunca yüksek edep ve nezâketin misâli olan Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- sohbetlerinde sık sık:
Edep bir tâc imiş nûr-i Hüdâ'dan
Giy o tâcı emîn ol her belâdan...
beytini tekrar ederlerdi.
Yine hayatı edep nezâket ve zarâfet ile taçlanmış Hak âşıklarından Samsunlu Hüseyin Efendi'nin cenâzesinin gasil hizmetini gören Mustafa Okutan kardeşimiz de bizzat şâhid olduğu bir hâli şöyle ifâde etmişti:
"Hüseyin Efendi'yi gaslederken sağ ayağı göğsüne dayalıydı bir türlü açamadık. Kabre koyduğumuzda da hemen sağına dönüverdi."
Şüphesiz ki bu; "Kişi yaşadığı hâl üzere ölür ve öldüğü hâl üzere haşrolunur." (Münâvî Feyzü'l-Kadîr V 663) hakîkatini hatırlatan müstesnâ bir tecellîdir. Cenâb-ı Hak bazı sırları ibret alınması için kimi zaman böyle sergilemektedir.
Bir cihan sultânının veya yüksek mevkîden birinin huzûrunda olanlar bile başka zaman ve mekânlarda olduğu gibi serbest davranamazlar. Hak dostları da her dâim Allâh'ın huzurunda olduklarını bilen delile ihtiyaç duymadan hisseden ârif gönüllerdir. Yâni onlar:
____ ________ ______ ___ ________
"...Her nerede olursanız olun O (Allah) sizinle beraberdir..." (el-Hadîd 4) sırrının âşinâları olarak her anlarını Hak Teâlâ ile beraberlik şuuru içinde yaşarlar. Bundan dolayı edep hâli onların bütün davranışlarını şümûlüne alır.
Bu sebeple Hak dostları beşer nazarlarından uzak tenhâlarda bile müstesnâ bir edep üzere olurlar. Meselâ namazda Hakk'a karşı bir ihtiram ifâdesi olan başı örtmek dâimî bir ibâdet iklîminde yaşayan Hak dostlarının namaz dışında da riâyet ettikleri bir edeptir.
Sahâbeden biri kimsenin olmadığı bir yerde giyim husûsunda rahat davranıp davranamayacağını sorduğundaAllah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"Allah kendisinden hayâ edilmeye insanlardan daha lâyıktır." buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd Hammâm 2/4017)
Gönül dünyaları İslâmî terbiye ile yoğrulmuş olan ecdâdımız da edep iffet ve nâmus mevzuunda bütün cihânın hayran olduğu muhteşem bir ahlâkî seviye sergilemişlerdir. Nitekim son derece mutaassıp bir Protestan papazı olan Salomon Schweigger Seyahatnâme'sinde müslümanları anlatırken şöyle demiştir:
"Müslümanlar hamamda bile bir örtü kuşanıyorlar. Ne kadar edepli insanlar! Edep ve nâmusu bu barbar dediğimiz kimselerden öğrenmemiz lâzım."1
Örtünmek insana ait bir keyfiyettir. Diğer mahlûkat için örtünmek mevzubahis değildir. Ayrıca örtünmek fıtrî bir kulluk edebidir. Nitekim Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havvâ cennette başka insanlar olmadığı hâlde hayâ ettiler; telâş içinde yapraklarla örtünmeye çalıştılar. Demek ki örtünme ve onun mânevî sâikı olan edep ve hayâinsanoğlunun fıtratında bulunan en köklü vasıflardandır.
Allâh'a karşı duyulması gereken edep O'na yakınlık derecelerine göre bütün varlıkları da şümûlüne alır. Allâh'ın zâtına karşı edepten sonra gelen ikinci büyük edep ise Allah Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e karşı olan edeptir.
PEYGAMBER EFENDİMİZ'E (S.A.V.) EDEP
Ashâb-ı kirâm Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e karşı duyulması îcâb eden hürmet ve edep hissiyâtının en mükemmel numûnelerini sergilemişlerdir. Bu cümleden olarak Efendimiz'in sohbetlerinde büründükleri huşû ve edep hâlini:
"-Sanki başımızın üzerinde bir kuş var da kıpırdasak uçuverecek zannederdik." şeklinde ifâde etmişlerdir.2
Ashâbın Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e karşı edebi o derecede idi ki -çoğu zaman- O'na suâl sormayı bile cür'et telâkkî ederlerdi. Bu yüzden çölden bir bedevî gelip suâller sorarak sohbete vesîle olsa dabiz de Efendimiz'in sohbetinden feyiz-yâb olsak diye beklerlerdi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile sürekli beraber olanlar arasında bile edeplerinden dolayı O'nun nûr cemâlini doyasıya seyredebilenler pek azdı. Hattâ sohbet hâlinde iken Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer dışındaki ashâbın hep önlerine baktıkları sadece bu iki sahâbînin Hazret-i Peygamber'le göz göze gelebildikleri rivâyet edilir. (Tirmizî Menâkıb 16/3668)
Bu durumu daha sonra Mısır fâtihi ünvânı ile tarihe geçen Amr bin Âs -radıyallâhu anh- âhir ömründe şöyle dile getirmiştir:
"Rasûlullâh Efendimiz'le uzun zaman birlikte bulundum. Fakat O'nun huzûrunda duyduğum tâzim ve hayâ hissi sebebiyle başımı kaldırıp da nûrlu yüzlerini doya doya seyredemedim. Eğer bugün bana; «Bize Rasûlullâh'ı tavsîf et O'nu anlat." deseler inanın anlatamam." (Müslim Îmân 192)
Biz de Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi'ni kelimelerin mahdut imkânları dâhilinde anlatmaya cür'et ederken acziyetimiz sebebiyle edep ve nezâket husûsunda farkında olmadan vâkî olan kusurlarımızdan dolayı Rabbimizin mağfiret deryâsına sığınırız.
Diğer taraftan Allah Rasûlü'nün ism-i şerîfi her zikredildiği yerde salât ü selâm getirmek de Cenâb-ı Hakk'ın biz ümmet-i Muhammed'e emir buyurduğu âdaptandır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
"Şüphesiz ki Allah ve melekleri Peygamber'e çokça salât ederler. Ey mü'minler! Siz de O'na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!" (el-Ahzâb 56)
Ne hikmetlidir ki Kur'ân-ı Kerîm'de diğer peygamberlere isimleri ile hitâb edildiği hâlde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e "Yâ Muhammed!" diye bir hitap vâkî olmamıştır. O'na "Yâ Nebî Yâ Rasûl" şeklinde hitâb edilmiştir. Cenâb-ı Hak bütün mü'minleri de bu edebe dâvet etmektedir:
"(Ey mü'minler!) Peygamber'i kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın!.." (en-Nûr 63)
İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- bu âyet hakkında şöyle buyurmuştur:
"İnsanlar Allah Rasûlü'ne «Yâ Muhammed Ey Ebu'l-Kâsım» diye hitap ediyorlardı. Allah Teâlâ Nebî'sinin şerefini yüceltmek için onları böyle hitap etmekten nehyetti. Bundan sonra insanlar «Yâ Nebiyyallâh yâ Rasûlallâh!» diye hitap ettiler." (Ebu Nuaym Delâil I 46)
Dolayısıyla Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-'ın sâdece ismiyle anılması O'na ümmet olma âdâbına zıt düşmektedir. O'nun ismi ile beraber ulvî ve kudsî vasıfları da telâffuz edilmelidir. Ayrıca Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e yakınlığı bulunan her şeye karşı da edep ve nezâket göstermek gerekir.
Peygamber âşığı Osmanlı sultanlarından Yavuz Selîm Hân'ın şu hâli ne güzel bir edep tâlîmidir:
Yavuz Selim Hân 1517 yılında Mısır'ı fethetmiş ve hilâfet makâmı uhdesine tevdî edilmişti. 20 Şubat Cuma günü Melik Müeyyed Câmii'nde okunan hutbede hatîbin kendisinden:
"Hâkimü'l-Harameyni'ş-Şerîfeyn (iki şerefli belde olan Mekke ve Medîne'nin hâkimi)" diye bahsetmesi üzerine derhal hatîbe müdâhale ederek:
"-Hayır hayır! Bilakis hâdimü'l-Harameyni'ş-Şerîfeyn (iki şerefli belde olan Mekke ve Medîne'nin hizmetkârı!)» diye yaşlı gözlerle cevap verdi.
Ardından halıyı kaldırıp toprağa secde ile Rabbine şükretti. Harameyni'ş-Şerîfeyn'in hizmetkârı olduğunun bir ifâdesi olmak üzere de sarığının üzerine süpürge biçiminde bir sorguç taktı.
Yine Allah Rasûlü'nün beldesine olan edep ve hürmet duygularının şâheser tezâhürlerinden bir diğeri de Osmanlı'nın mazlum ve şehîd sultanı Abdülazîz Hân'a âittir:
Birgün hasta yatağında sararmış ve mecalsiz bir halde yatarken kendisine:
"-Medîne-i Münevvere halkından bir dilekçe var!" denildi.
Abdülaziz Hân yâverlerine:
"-Derhal beni ayağa kaldırınız! Harameyn'den gelen talepleri ayakta dinleyeyim! Allah Rasûlü'ne komşu olanların talepleri böyle ayak uzatılarak edebe mugâyir bir şekilde dinlenemez!.." dedi.
Her Medîne-i Münevvere postası geldiğinde de abdest tâzeler mektupları: «-Bunlarda Medîne-i Münevvere'nin tozu var!» diye öpüp alnına götürür ondan sonra başkâtibe uzatır ve: «-Aç oku!» derdi.
HAK DOSTLARINA KARŞI EDEP
Ebu'l-Leys -rahmetullâhi aleyh-; "Peygamber'i kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın." (en-Nûr 63) âyetinin tefsirinden sonra der ki:
"Ayrıca bu âyetten faydalı ilim öğreten sâlih hoca efendilere hürmet edilmesi gerektiği de anlaşılmaktadır. Hocaların ve fazîlet sahibi insanların haklarına riâyet etmek gerektiğine işâret edilmiştir.
Bundan dolayıdır ki Hak dostları anılırken hangi dilde olursa olsun onlar için saygı ve hürmet ifade eden lâfızlar kullanılmalıdır. Çünkü maddî babalarımızı bile isimleriyle çağırmaktan nehiy vârid olduğuna göre mânevî babalarımız olan Hak dostlarının isimlerini tasrih etmek ne kadar edepsizlik olur bir düşün!" (Rûhu'l-Beyân VII 447)
Yâni Peygamber Efendimiz'e gösterilmesi îcâb eden edebin en mühim tezâhürlerinden biri de O'nun vârisleri durumunda olan Hak dostu âlim ve âriflere karşı edep ve nezâket göstermektir.
Mânevî inkişâf için peygamber vârisi âlimlerin âriflerin ve Hak dostlarının rehberliğine tevâzû ve edeple mürâcaat edip tavsiyelerini cân u gönülden tatbîke gayret etmelidir. Hak dostlarının yakınında ve terbiyesi altında bulunmayı nîmet bilmelidir. Zîrâ onların huzûruna edeple gelen lutufla gider.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"Mü'minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o Allâh'ın nûruyla bakar." (Tirmizî Tefsîr 15)buyurmuşlardır. Hadîs-i şerîfteki "Sakınınız!" îkâzı; "Kâmil mü'minlerin huzûruna gizli hesaplar ve gönül bulanıklığıyla gitmeyin! Onlarmüstesnâ bir firâsetle sizin gizlemeye çalıştıklarınızı da görürler." demektir. Bundan dolayıdır ki; "Ulemânın yanında diline evliyânın yanında kalbine sâhip ol!" denilmiştir.
Bu itibarla gönülleri Cenâb-ı Hakk'ın husûsî rahmet nazarlarına muhâtap olan Hak dostlarına karşı daha büyük bir titizlikle edebe riâyet etmelidir. Onların huzûrunda izin almadan konuşmak oturmak kalkmak kaba davranışlar içinde olmak mânevî istifâdeyi zaafa uğratacağı gibi Hakk'ın gadabını da celbeder.
Osmanlı'nın ârif gönüllü sultanlarından Yavuz Selîm Han velîlerin huzûruna girdiği zaman büyük bir edep ve mahviyet gösterir gerekmedikçe tek kelime konuşmazdı. Nitekim Şam'da büyük velîlerden Muhammed Bedahşî Hazretleri'ni ziyâretinde hiç konuşmamış sadece dinlemiş ve sonra da huzûrundan öylece ayrılmıştı. Beraberindeki devlet ricâli bu hâle şaşırarak:
"-Sultanım! Sadece dinlediniz. Ne hikmettir ki bir kelâm bile sarf etmediniz?" diye sormuşlar Yavuz Hân da cevâben:
"-Büyük evliyâullâhın meclisinde onlar konuşurlarken başkalarının konuşması -velev cihan pâdişâhı da olsa- uygun düşmez. Biz sultan isek de böyle mâneviyat sultanlarının himmetlerine her zaman muhtâcız. Şâyet huzurlarında konuşmam îcâb etseydi bunu belli ederler ve söz söylememi temin ederlerdi." demiştir.
İşte Yavuz Selîm Han ehl-i kalbe karşı böylesine yüksek bir edep ve hürmet gösterirdi. Onlara duyduğu hayranlığı bir şiirinde şöyle ifâde etmiştir:
Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş...
Pâdişâhından halkına kadar Hak dostlarına karşı müstesnâ bir edep ve muhabbetle temâyüz etmiş olan Osmanlı'nın son günlerine dek Boğaz'da deniz seferi yapan kaptanlar; yolcularını Üsküdar'dan geçerken Azîz Mahmûd Hüdâyî -kuddise sirruh-'un Beşiktaş önünden geçerken Yahyâ Efendi Hazretleri'nin dergâhlarınaBeykoz'dan geçerken de Hazret-i Yûşâ -aleyhisselâm- tarafına doğru tevcîh ederek "Fâtiha"ya dâvet ederlerdi. Bir zamanlar İstanbul halkının beldelerinde medfun olan büyük velîlere karşı edebi işte böyleydi!
Sözün özü edep İslâm'ın insanlara tâlim ettiği ve son derece ehemmiyet verdiği bir husustur. Bu hassâsiyetbaşta Allâh'a Peygamber'e Hak dostlarına olmak üzere ana-babaya mü'minlere ve silsile hâlinde bütün mahlûkâta kadar uzanır. Altın ve gümüşün zenginliği gider lâkin edebin zenginliği hep bâkî kalır. Dolayısıyla mü'minler olarak edep kâidelerini öğrenmeli bunları canlı tutmaya îtinâ göstermeli ve başkalarına da bizzat yaşayarak örnek olmalıyız. Bunun için de âdab-ı muâşeret kitaplarına mürâcaatla hâlimizi nasıl daha güzel kılabileceğimizi öğrenmeli daha mühimi canlı bir kitap olan edep ehli sâlih mü'minlerle hemhâl olarak onların güzel halleriyle hallenmeye gayret etmeliyiz.
Cenâb-ı Hak ilâhî terbiyesiyle bizzat edeplendirdiği Rasûlü'nün güzel hâliyle hâllenmeyi cümlemize nasîb eylesin! Hak dostu âlim ve ârif kullarının gönül dokusundan hisse alarak zarif rakik nâzik ve edep ehli bir mü'min olabilmemizi lutfeylesin.
Âmîn!..
Edep ve Nezâket
Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - Edep ve Nezâket
Edep insanı diğer mahlûkattan farklı kılan bir husûsiyettir. İnsan; edep nezâket zarâfet ve takvâsı ile Hak katında kıymet kazanır. Bu sebepledir ki Hak dostlarının güzel vasıfları arasında edep ve nezâket fazîletlerinin müstesnâ bir yeri vardır. Nitekim nice mâneviyat büyükleri de tasavvufu "güzel ahlâk ve edepten ibâret" görmüşlerdir.
Emir Külâl Hazretleri'nin mânevî terbiyesi altında kâmil bir edep ve nezâketle yetişen Şâh-ı Nakşibend -kuddise sirruh- intisâbının ilk yıllarında nefsinin gurur ve kibrini kırıp Rabbine karşı "hiçlik" hâlini lâyıkıyla hissedebilmek için hasta ve muzdarip insanlara yaralı hayvanlara hizmet etmek ve insanların geçeceği yolları temizlemekle vazîfelendirilmişti. Kendisi o zamanki hâlini şöyle anlatır:
"Hocamın emrettiği yolda uzun süre hizmet ettim. Benliğim o hâle geldi ki yoldan geçerken Allâh'ın herhangi bir mahlûku karşısında olduğum yerde durur önce onun geçip gitmesini beklerdim. Ondan evvel adım atmazdım. Bu hizmetim yedi sene devam etti. Buna mukâbil öyle bir hâl tecellî etti ki onların inilti sûretinde hazin hazin sesler çıkarıp Hakk'a ilticâ etmelerini hissetmeye başladım."
İşte hikmetle nurlanan gönüller için kâinattaki her şey ilâhî kudret ve azameti îlân eden tecellîlerden ibârettir. Bu hâle kavuşabilmek için de mânevî terbiye ile rûhun rikkat ve incelik kazanması rûhânî manzaraları görüp onlardan ibret alacak hâle gelmesi ve hikmette derinleşmesi şarttır. Zîrâ akılla kavranamayan nice sırlarhikmetle çözülür. Hikmette derinleşmeden mânevî sırlar ayân olmaz.
Edep Hak yolcusunun en kıymetli azığıdır. İnsan hem dindar hem de kaba geçimsiz ve nezâketsiz olamaz. Zîrâ İslâm'ın rûh itibâriyle özü; îtikadda tevhîd; amelde ise edep istikâmet ve merhamettir. Bu itibarla denilebilir kibütün esaslarıyla İslâm dîni baştan sona nezâket zarâfet ve nezâfet ölçülerinden yani "güzel edep"ten ibârettir. Hak dostu Mevlânâ Hazretleri bunu ne güzel ifâde eder:
"Gözünü aç da Allâh'ın kelâmına baştan başa bir bak! Âyet âyet bütün Kur'ân edep tâliminden ibârettir!"
Hak dostları da vâsıl oldukları derecelere ancak yüksek edepleri ile nâil olmuşlardır. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyurur ki:
"Edebe riâyet etmeyen hiç kimse Allâh'a vuslat yolunda mesâfe alamaz yâni Hak dostu olamaz. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir."
En mühim edep de; bizi halk eden;
ALLAH TEÂLÂ'YA KARŞI EDEP
Unutmamak gerekir ki şeytan -aleyhillâ'ne- huzûr-i ilâhîden ilim veya amel noksanlığı sebebiyle değiledepsizliği yüzünden kovuldu. Bu yüzden şeytanı mahveden en güzel fazîlet edeptir. Hazret-i Mevlânâ bunu şöyle îzah eder:
"İblis Hazret-i Âdem'e secde etmeyip Allâh'ın emrine karşı gelince:
«-Benim zâtım ateşten onunki çamurdandır. Yüksek olanın aşağı olana secde etmesi nasıl yakışık alır?» dedi.
İşte İblis Allâh'a edepsizce karşılık vermesi yüzünden lânete uğradı ve huzûr-i ilâhîden kovuldu. Üstelik bir de küstahlık edip kendisini halk edenle cidâle kalkıştı. (Fîhi Mâ Fîh s.159)
Ebû Ali ed-Dekkâk -rahmetullâhi aleyh- buyurur ki:
"Edebi terk etmek ilâhî huzurdan kovulmayı îcâb ettirir. Her kim sultânın önünde terbiyesizlik ederse kapıyakapıda edepsizlik ederse ahıra gönderilir."
Ecdâdımız; "Edebi edepsizden öğren." diyerek edebe riâyet etmeyenlerin hâl ve âkıbetlerinden ibret almayı öğütlemişlerdir. Bizler de şeytanın düştüğü vaziyetten gereken dersi çıkarmak durumundayız.
Cenâb-ı Hakk'a karşı lâyıkıyla edep sâhibi olan kul lâubâlî hareketlerden kaçınır; bu vesîle ile ibâdet ve muâmelâtındaki kusur hatâ ve gafletinin farkına varır. Amellerine güvenme illetine yakalanmaz.
Unutmayalım ki ne kadar güzel amelimiz olursa olsun bütün bunlar okyanusa atılan bir kova su misâlidir. Cenâb-ı Hakk'ın lutufları karşısında bütün ibâdet ve hizmetlerimizi az görmeliyiz. Kulluk mes'ûliyetimizi toplumdaki düşük seviye ile değil sahâbe ve evliyâullâh ile mîzân etmeliyiz. Çünkü Cenâb-ı Hak Ensâr ve Muhâcirleri bizlere numûne göstermektedir.
Diğer taraftan kulluk edebini lâyıkıyla yaşayanlar bütün güzelliklerin Hak'tan bütün kusurlarınsa nefsinden kaynaklandığı şuuruna ererler.
İbâdetleri terk eden veya kötü yola düşen bir kimsenin; "Ne yapayım kaderim böyle imiş!" demesi nefsânî ve şeytânî bir gaflet ifâdesidir. Namaz kılmak isteyen bir kimseye Cenâb-ı Hak kılma sebeplerini ihsân eder; kılmak istemeyenlere de mânî sebepler vererek kıldırtmama tecellîsinde bulunur.
Kendimizi işlediğimiz günahlardan mâzur göstermek "kadere bühtân" etmektir ki Hakk'a karşı edepsizlik ve ahmaklık demektir. Şeytan'ın ayağını kaydıran da bu hususta gösterdiği edepsizlikten başkası değildir. Bu yüzden şeytanı en çok kahreden şey kendisinin hatâya düştüğü noktada mü'minin gösterdiği Hakk'a itaat rızâ teslîmiyet yâni "kulluk edebi"dir.
Tasavvufun en mühim gâyelerinden biri insanı "ihsan duygusu"na yâni dâimâ Hakk'ın huzûrunda bulunduğu idrâkine yükselterek Allâh'a karşı zâhirde ve bâtında edep sahibi kılmaktır. Mâneviyat büyükleri demişlerdir ki:
"Zâhiren ve bâtınen edebe sarıl. Çünkü bir kimse zâhirî edepte kusur ederse zâhiren cezâ görür bâtınî edepte kusur ederse bâtınen cezâ görür. Kim edebi zâyî ederse kendini Hakk'a yakın zannetse de uzaktırmakbûl zannettiği hâlde merduttur (reddedilmiştir)." (Rûhu'l-Beyân X 401)
Dolayısıyla Rabbimiz'in bizler için takdir buyurduğu şeyler hakkında şeytanca bir küstahlıkla cidâle girişmek yerine hemen o anda boyun eğip rızâ ve teslîmiyet göstermek ve bizim için o tecellînin en hayırlısı olduğunu düşünmek en mühim bâtınî edepler cümlesindendir.
_
Bir gün hadîs âlimlerinden bir zât genç yaştaki Bâyezîd-i Bistâmî'yi görünce çok hoşuna gitti. Zekâ ve anlayışını ölçmek için sordu:
"-Güzel çocuk! Namaz kılmasını güzelce biliyor musun?"
Bâyezîd-i Bistâmî de ona:
"-Evet Allâh'ın izniyle becerebiliyorum." cevâbını verince; "Nasıl?" diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de:
"-Buyur yâ Rabbî emrini yerine getirmek üzere huzûruna durdum hissiyâtıyla tekbîr alıyor; diyorum; Kur'ân-ı Kerîm'i tâne tâne okuyor; tâzîm ile rükûya varıyor; tevâzu ile secde ediyor; vedâlaşarak selâm veriyorum." dedi. O zât hayran kalarak:
"-Ey zekî çocuk! Sende bu derin anlayış varken insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Zîrâ bu takdir ve iltifatların nefsini gurura sevk edebileceğini ve buna mahal vermemesi gerektiğini düşünüyordu.
Genç Bâyezîd-i Bistâmî ise şu ârifâne karşılığı verdi:
"-Onlar beni değil Allah Teâlâ'nın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana âit olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl mânî olabilirim?"
İşte gönlün ulaşması gereken kulluk edeplerinden bir diğeri de bütün güzellikleri Allah'tan bilmek onu nefsine izâfe etmemektir.
En büyük edep Cenâb-ı Hakk'ın zâtına karşı tâzîm göstermektir. Bunun da en güzel tezâhürü ibâdetlerde kendini gösterir. Allah dostları:
"İbâdet insanı cennete götürür; ibâdette edep ve tâzîm ise Allâh'a götürür Hak ile dost eyler." demişlerdir.
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- ise:
"Amelde edep onun kabûlüne işarettir." buyurmuştur.
Hızır -aleyhisselâm- da şu duâyı yapmayı tavsiye etmiştir:
"Allâh'ım! Sana kulluk yapmam husûsunda bana güzel edep ihsân eyle."
Hak dostları bütün bu bâtınî edep hâllerine ilâveten dâimâ huzûr-i ilâhîde bulunma şuuru ile yaşadıkları içinzâhirî edebe de son derece îtinâ göstermişlerdir. Bu ise ibâdetteki huşû ve edep hâlini ibâdet dışında da muhâfaza etmek şeklinde ifâde edilebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak:
"Onlar namazlarını muhâfaza ederler." (el-Meâric 34)
"Onlar namazlarında devamlıdırlar." (el-Meâric 23)buyurur.
Hazret-i Mevlânâ bu âyetlere işârî mânâ vererek şöyle der:
"Kul namazdaki hâlini namazdan sonra da muhâfaza eder. Böylece bütün bir ömrünü edep huşû; dilini ve kalbini muhâfaza içerisinde geçirir. Bu gerçek âşıkların yani Hak dostlarının hâlidir..."
Mânevî terbiyenin gâyesi de; kişiye dâimâ ilâhî kameralar önünde olduğu şuurunu kazandırmaktır. Bu sâyede nezâket zarâfet edep hayâ gibi yüksek hasletleri kişinin tabiat-ı asliyesi kılabilmektir.
Dâvud-i Tâî Hazretleri şöyle anlatır:
"Yirmi yıl Ebû Hanîfe Hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zarfında dikkat ettim; ne yalnızken ne de yanında birileri varken başı açık olarak oturduğunu ve istirahat maksadıyla da olsa ayaklarını uzattığını hiç görmedim. Kendisine:
«-Yalnızken ayağınızı uzatmanızda ne mahzur var?» dedim. Bana:
«-Cenâb-ı Hak karşısında edepli olmak daha efdaldir.» dedi."
Hak dostu Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri'nin de ömrü boyunca ayağını uzatarak oturduğu sırtını bir yere dayayarak yemek yediği görülmemişti. Hayatı boyunca yüksek edep ve nezâketin misâli olan Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- sohbetlerinde sık sık:
Edep bir tâc imiş nûr-i Hüdâ'dan
Giy o tâcı emîn ol her belâdan...
beytini tekrar ederlerdi.
Yine hayatı edep nezâket ve zarâfet ile taçlanmış Hak âşıklarından Samsunlu Hüseyin Efendi'nin cenâzesinin gasil hizmetini gören Mustafa Okutan kardeşimiz de bizzat şâhid olduğu bir hâli şöyle ifâde etmişti:
"Hüseyin Efendi'yi gaslederken sağ ayağı göğsüne dayalıydı bir türlü açamadık. Kabre koyduğumuzda da hemen sağına dönüverdi."
Şüphesiz ki bu; "Kişi yaşadığı hâl üzere ölür ve öldüğü hâl üzere haşrolunur." (Münâvî Feyzü'l-Kadîr V 663) hakîkatini hatırlatan müstesnâ bir tecellîdir. Cenâb-ı Hak bazı sırları ibret alınması için kimi zaman böyle sergilemektedir.
Bir cihan sultânının veya yüksek mevkîden birinin huzûrunda olanlar bile başka zaman ve mekânlarda olduğu gibi serbest davranamazlar. Hak dostları da her dâim Allâh'ın huzurunda olduklarını bilen delile ihtiyaç duymadan hisseden ârif gönüllerdir. Yâni onlar:
____ ________ ______ ___ ________
"...Her nerede olursanız olun O (Allah) sizinle beraberdir..." (el-Hadîd 4) sırrının âşinâları olarak her anlarını Hak Teâlâ ile beraberlik şuuru içinde yaşarlar. Bundan dolayı edep hâli onların bütün davranışlarını şümûlüne alır.
Bu sebeple Hak dostları beşer nazarlarından uzak tenhâlarda bile müstesnâ bir edep üzere olurlar. Meselâ namazda Hakk'a karşı bir ihtiram ifâdesi olan başı örtmek dâimî bir ibâdet iklîminde yaşayan Hak dostlarının namaz dışında da riâyet ettikleri bir edeptir.
Sahâbeden biri kimsenin olmadığı bir yerde giyim husûsunda rahat davranıp davranamayacağını sorduğundaAllah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"Allah kendisinden hayâ edilmeye insanlardan daha lâyıktır." buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd Hammâm 2/4017)
Gönül dünyaları İslâmî terbiye ile yoğrulmuş olan ecdâdımız da edep iffet ve nâmus mevzuunda bütün cihânın hayran olduğu muhteşem bir ahlâkî seviye sergilemişlerdir. Nitekim son derece mutaassıp bir Protestan papazı olan Salomon Schweigger Seyahatnâme'sinde müslümanları anlatırken şöyle demiştir:
"Müslümanlar hamamda bile bir örtü kuşanıyorlar. Ne kadar edepli insanlar! Edep ve nâmusu bu barbar dediğimiz kimselerden öğrenmemiz lâzım."1
Örtünmek insana ait bir keyfiyettir. Diğer mahlûkat için örtünmek mevzubahis değildir. Ayrıca örtünmek fıtrî bir kulluk edebidir. Nitekim Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havvâ cennette başka insanlar olmadığı hâlde hayâ ettiler; telâş içinde yapraklarla örtünmeye çalıştılar. Demek ki örtünme ve onun mânevî sâikı olan edep ve hayâinsanoğlunun fıtratında bulunan en köklü vasıflardandır.
Allâh'a karşı duyulması gereken edep O'na yakınlık derecelerine göre bütün varlıkları da şümûlüne alır. Allâh'ın zâtına karşı edepten sonra gelen ikinci büyük edep ise Allah Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e karşı olan edeptir.
PEYGAMBER EFENDİMİZ'E (S.A.V.) EDEP
Ashâb-ı kirâm Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e karşı duyulması îcâb eden hürmet ve edep hissiyâtının en mükemmel numûnelerini sergilemişlerdir. Bu cümleden olarak Efendimiz'in sohbetlerinde büründükleri huşû ve edep hâlini:
"-Sanki başımızın üzerinde bir kuş var da kıpırdasak uçuverecek zannederdik." şeklinde ifâde etmişlerdir.2
Ashâbın Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e karşı edebi o derecede idi ki -çoğu zaman- O'na suâl sormayı bile cür'et telâkkî ederlerdi. Bu yüzden çölden bir bedevî gelip suâller sorarak sohbete vesîle olsa dabiz de Efendimiz'in sohbetinden feyiz-yâb olsak diye beklerlerdi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile sürekli beraber olanlar arasında bile edeplerinden dolayı O'nun nûr cemâlini doyasıya seyredebilenler pek azdı. Hattâ sohbet hâlinde iken Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer dışındaki ashâbın hep önlerine baktıkları sadece bu iki sahâbînin Hazret-i Peygamber'le göz göze gelebildikleri rivâyet edilir. (Tirmizî Menâkıb 16/3668)
Bu durumu daha sonra Mısır fâtihi ünvânı ile tarihe geçen Amr bin Âs -radıyallâhu anh- âhir ömründe şöyle dile getirmiştir:
"Rasûlullâh Efendimiz'le uzun zaman birlikte bulundum. Fakat O'nun huzûrunda duyduğum tâzim ve hayâ hissi sebebiyle başımı kaldırıp da nûrlu yüzlerini doya doya seyredemedim. Eğer bugün bana; «Bize Rasûlullâh'ı tavsîf et O'nu anlat." deseler inanın anlatamam." (Müslim Îmân 192)
Biz de Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi'ni kelimelerin mahdut imkânları dâhilinde anlatmaya cür'et ederken acziyetimiz sebebiyle edep ve nezâket husûsunda farkında olmadan vâkî olan kusurlarımızdan dolayı Rabbimizin mağfiret deryâsına sığınırız.
Diğer taraftan Allah Rasûlü'nün ism-i şerîfi her zikredildiği yerde salât ü selâm getirmek de Cenâb-ı Hakk'ın biz ümmet-i Muhammed'e emir buyurduğu âdaptandır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
"Şüphesiz ki Allah ve melekleri Peygamber'e çokça salât ederler. Ey mü'minler! Siz de O'na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!" (el-Ahzâb 56)
Ne hikmetlidir ki Kur'ân-ı Kerîm'de diğer peygamberlere isimleri ile hitâb edildiği hâlde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e "Yâ Muhammed!" diye bir hitap vâkî olmamıştır. O'na "Yâ Nebî Yâ Rasûl" şeklinde hitâb edilmiştir. Cenâb-ı Hak bütün mü'minleri de bu edebe dâvet etmektedir:
"(Ey mü'minler!) Peygamber'i kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın!.." (en-Nûr 63)
İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- bu âyet hakkında şöyle buyurmuştur:
"İnsanlar Allah Rasûlü'ne «Yâ Muhammed Ey Ebu'l-Kâsım» diye hitap ediyorlardı. Allah Teâlâ Nebî'sinin şerefini yüceltmek için onları böyle hitap etmekten nehyetti. Bundan sonra insanlar «Yâ Nebiyyallâh yâ Rasûlallâh!» diye hitap ettiler." (Ebu Nuaym Delâil I 46)
Dolayısıyla Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-'ın sâdece ismiyle anılması O'na ümmet olma âdâbına zıt düşmektedir. O'nun ismi ile beraber ulvî ve kudsî vasıfları da telâffuz edilmelidir. Ayrıca Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e yakınlığı bulunan her şeye karşı da edep ve nezâket göstermek gerekir.
Peygamber âşığı Osmanlı sultanlarından Yavuz Selîm Hân'ın şu hâli ne güzel bir edep tâlîmidir:
Yavuz Selim Hân 1517 yılında Mısır'ı fethetmiş ve hilâfet makâmı uhdesine tevdî edilmişti. 20 Şubat Cuma günü Melik Müeyyed Câmii'nde okunan hutbede hatîbin kendisinden:
"Hâkimü'l-Harameyni'ş-Şerîfeyn (iki şerefli belde olan Mekke ve Medîne'nin hâkimi)" diye bahsetmesi üzerine derhal hatîbe müdâhale ederek:
"-Hayır hayır! Bilakis hâdimü'l-Harameyni'ş-Şerîfeyn (iki şerefli belde olan Mekke ve Medîne'nin hizmetkârı!)» diye yaşlı gözlerle cevap verdi.
Ardından halıyı kaldırıp toprağa secde ile Rabbine şükretti. Harameyni'ş-Şerîfeyn'in hizmetkârı olduğunun bir ifâdesi olmak üzere de sarığının üzerine süpürge biçiminde bir sorguç taktı.
Yine Allah Rasûlü'nün beldesine olan edep ve hürmet duygularının şâheser tezâhürlerinden bir diğeri de Osmanlı'nın mazlum ve şehîd sultanı Abdülazîz Hân'a âittir:
Birgün hasta yatağında sararmış ve mecalsiz bir halde yatarken kendisine:
"-Medîne-i Münevvere halkından bir dilekçe var!" denildi.
Abdülaziz Hân yâverlerine:
"-Derhal beni ayağa kaldırınız! Harameyn'den gelen talepleri ayakta dinleyeyim! Allah Rasûlü'ne komşu olanların talepleri böyle ayak uzatılarak edebe mugâyir bir şekilde dinlenemez!.." dedi.
Her Medîne-i Münevvere postası geldiğinde de abdest tâzeler mektupları: «-Bunlarda Medîne-i Münevvere'nin tozu var!» diye öpüp alnına götürür ondan sonra başkâtibe uzatır ve: «-Aç oku!» derdi.
HAK DOSTLARINA KARŞI EDEP
Ebu'l-Leys -rahmetullâhi aleyh-; "Peygamber'i kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın." (en-Nûr 63) âyetinin tefsirinden sonra der ki:
"Ayrıca bu âyetten faydalı ilim öğreten sâlih hoca efendilere hürmet edilmesi gerektiği de anlaşılmaktadır. Hocaların ve fazîlet sahibi insanların haklarına riâyet etmek gerektiğine işâret edilmiştir.
Bundan dolayıdır ki Hak dostları anılırken hangi dilde olursa olsun onlar için saygı ve hürmet ifade eden lâfızlar kullanılmalıdır. Çünkü maddî babalarımızı bile isimleriyle çağırmaktan nehiy vârid olduğuna göre mânevî babalarımız olan Hak dostlarının isimlerini tasrih etmek ne kadar edepsizlik olur bir düşün!" (Rûhu'l-Beyân VII 447)
Yâni Peygamber Efendimiz'e gösterilmesi îcâb eden edebin en mühim tezâhürlerinden biri de O'nun vârisleri durumunda olan Hak dostu âlim ve âriflere karşı edep ve nezâket göstermektir.
Mânevî inkişâf için peygamber vârisi âlimlerin âriflerin ve Hak dostlarının rehberliğine tevâzû ve edeple mürâcaat edip tavsiyelerini cân u gönülden tatbîke gayret etmelidir. Hak dostlarının yakınında ve terbiyesi altında bulunmayı nîmet bilmelidir. Zîrâ onların huzûruna edeple gelen lutufla gider.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"Mü'minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o Allâh'ın nûruyla bakar." (Tirmizî Tefsîr 15)buyurmuşlardır. Hadîs-i şerîfteki "Sakınınız!" îkâzı; "Kâmil mü'minlerin huzûruna gizli hesaplar ve gönül bulanıklığıyla gitmeyin! Onlarmüstesnâ bir firâsetle sizin gizlemeye çalıştıklarınızı da görürler." demektir. Bundan dolayıdır ki; "Ulemânın yanında diline evliyânın yanında kalbine sâhip ol!" denilmiştir.
Bu itibarla gönülleri Cenâb-ı Hakk'ın husûsî rahmet nazarlarına muhâtap olan Hak dostlarına karşı daha büyük bir titizlikle edebe riâyet etmelidir. Onların huzûrunda izin almadan konuşmak oturmak kalkmak kaba davranışlar içinde olmak mânevî istifâdeyi zaafa uğratacağı gibi Hakk'ın gadabını da celbeder.
Osmanlı'nın ârif gönüllü sultanlarından Yavuz Selîm Han velîlerin huzûruna girdiği zaman büyük bir edep ve mahviyet gösterir gerekmedikçe tek kelime konuşmazdı. Nitekim Şam'da büyük velîlerden Muhammed Bedahşî Hazretleri'ni ziyâretinde hiç konuşmamış sadece dinlemiş ve sonra da huzûrundan öylece ayrılmıştı. Beraberindeki devlet ricâli bu hâle şaşırarak:
"-Sultanım! Sadece dinlediniz. Ne hikmettir ki bir kelâm bile sarf etmediniz?" diye sormuşlar Yavuz Hân da cevâben:
"-Büyük evliyâullâhın meclisinde onlar konuşurlarken başkalarının konuşması -velev cihan pâdişâhı da olsa- uygun düşmez. Biz sultan isek de böyle mâneviyat sultanlarının himmetlerine her zaman muhtâcız. Şâyet huzurlarında konuşmam îcâb etseydi bunu belli ederler ve söz söylememi temin ederlerdi." demiştir.
İşte Yavuz Selîm Han ehl-i kalbe karşı böylesine yüksek bir edep ve hürmet gösterirdi. Onlara duyduğu hayranlığı bir şiirinde şöyle ifâde etmiştir:
Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş...
Pâdişâhından halkına kadar Hak dostlarına karşı müstesnâ bir edep ve muhabbetle temâyüz etmiş olan Osmanlı'nın son günlerine dek Boğaz'da deniz seferi yapan kaptanlar; yolcularını Üsküdar'dan geçerken Azîz Mahmûd Hüdâyî -kuddise sirruh-'un Beşiktaş önünden geçerken Yahyâ Efendi Hazretleri'nin dergâhlarınaBeykoz'dan geçerken de Hazret-i Yûşâ -aleyhisselâm- tarafına doğru tevcîh ederek "Fâtiha"ya dâvet ederlerdi. Bir zamanlar İstanbul halkının beldelerinde medfun olan büyük velîlere karşı edebi işte böyleydi!
Sözün özü edep İslâm'ın insanlara tâlim ettiği ve son derece ehemmiyet verdiği bir husustur. Bu hassâsiyetbaşta Allâh'a Peygamber'e Hak dostlarına olmak üzere ana-babaya mü'minlere ve silsile hâlinde bütün mahlûkâta kadar uzanır. Altın ve gümüşün zenginliği gider lâkin edebin zenginliği hep bâkî kalır. Dolayısıyla mü'minler olarak edep kâidelerini öğrenmeli bunları canlı tutmaya îtinâ göstermeli ve başkalarına da bizzat yaşayarak örnek olmalıyız. Bunun için de âdab-ı muâşeret kitaplarına mürâcaatla hâlimizi nasıl daha güzel kılabileceğimizi öğrenmeli daha mühimi canlı bir kitap olan edep ehli sâlih mü'minlerle hemhâl olarak onların güzel halleriyle hallenmeye gayret etmeliyiz.
Cenâb-ı Hak ilâhî terbiyesiyle bizzat edeplendirdiği Rasûlü'nün güzel hâliyle hâllenmeyi cümlemize nasîb eylesin! Hak dostu âlim ve ârif kullarının gönül dokusundan hisse alarak zarif rakik nâzik ve edep ehli bir mü'min olabilmemizi lutfeylesin.
Âmîn!..