Ezgi
Tecrübeli Üye
Edebiyatın İçinde Halk Edebiyatının Yeri
Edebiyatın İçinde Halk Edebiyatının Yeri
Edebiyatın İçinde Halk Edebiyatının Yeri
Bütün ulusların edebiyatlarında olduğu gibi, Türk edebiyatında da halk edebiyatı geleneğinden sürekli yararlanılmaktadır. Bunun tersini düşünmek doğru olmaz. Çünkü bugün bile, insanın çocukluğunda tanıştığı ilk edebiyat ürünleri ninni, tekerleme, masal gibi halk geleneğine dayalı ürünlerdir. Böyle bir gelenek içerisinde yetişen sanatçı, çok aykırıbir yapıt sunsa da, düşünsel dünyasının derinliklerindeki
bu birikimlerin izleriyle tanışıklığını hiç bir zaman yok sayamayacaktır.
Bu kaçınılmaz gerçeğe daha bilinçli bir biçimde yaklaşarak iletmek istediği düşünsel ve estetik iletileri halkbilim ve halk edebiyatı ürünlerinden özellikle yararlanarak okuyucusuna ulaştıran sanatçılar da vardır. İngiltere'de Macperson'un ve Percy'nin İngiliz halk türkülerini örnek alarak geliştirdikleri edebiyat dili, Almanya'da Klopstock ve Herder'in epik şiirden ve halk türkülerinden yararlanarak geliştirdikleri edebiyat geleneği, klasik edebiyatın sıkıkaidelerinin kırılmasına ve ulusal bir edebiyatın yaratılmasına yol açmıştır. Puşkin'in Rus edebiyat dilini yaratmada halk edebiyatından ne büyük yardımlar gördüğü bilinen bir gerçektir. Puşkin, dadısı Rodionovna'dan, ta çocukluğunda dinlediği masallar için "bunların her biri
bir şiirdi", atasözleri için ise "dilimizin altın madeni" demektedir. Puşkin'den sonra gelen büyük Rus yazalarının hepsi, Lermontof, Gogol, Turgenyev, Tolstoy ve Dostoyevski "halkın ruhu ile kaynaşmanın" yolunu Puşkin'in açtığıgelenekten öğrenmiştir.
Ülkemiz edebiyatında, halk edebiyatı ürünlerinin konu, biçim ve biçeminden yararlanarak özleri sağlam, dili ve anlatımıgüçlü yapıtlar veren sanatçılarımızın içerisinde Ömer Seyfettin, Ahmet Rasim, Ahmet Mithat Efendi, Hüseyin Rahmi Gürpınar adları akla ilk gelenlerdir.
Günümüz edebiyatçıları içerisinde sadece ülkemizde değil, dünyanın bütün ülkelerinde işlediği temalar kadar işleyiş biçimi bakımından da örnek gösterilen Yaşar Kemal, özgünlüğünü destan ve halk hikayeciliği geleneğinden yararlanarak var etmiştir. Yaşar Kemal'in Demirciler ÇarşısıCinayeti, Yusufçuk Yusuf , Yılanı Öldürseler, İnce Memed, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu, vb. romanları halk edebiyatının zengin dil birikimini yansıtmaktadır. Ayrıca sözlü kültürde var olan Karacaoğlan, Köroğlu, Ala Geyik efsanelerini derleyerek yazdığı Üç Anadolu Efsanesi halk edebiyatının çağdaşedebiyat içerisindeki yerini göstermesi bakımından önemli yapıtlardır. Bu listeye yine Yaşar Kemal'in yapıtlarından Ağrı Dağı Efsanesi'ni, Filler Sultanı ile Küçük Karınca'yı da eklemek gerekir.
Halk edebiyatı geleneği ve halkbiliminden edebiyatımızda sadece Yaşar Kemal bu denli yararlanmamıştır. ÇağdaşTürk edebiyatıiçerisinde önemli yerleri olan Nazım
Hikmet'in Sevdalı Bulut, Şeyh Bedrettin Destanı, Ferhat İle Şirin, Yusuf ile Menofis adlı yapıtları, Sabahattin Ali'nin Hasan Boğuldu adlı öyküsü, Samim Kocagöz'ün kimi öykü ve romanları, Aziz Nesinve Muzaffer İzgü'nün birçok gülmece öyküsünde halk edebiyatının zengin örneklerinden yararlanılmıştır. Ahmed Arif, Enver Gökçe, Necip Fazıl Kısakürek, Bekir Yıldız, Ümit Kaftancıoğlu, Niyazi Akıncıoğlu, Kemal Tahir, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Ali Kemal Gözükara, Osman Şahin, Kemal Bilbaşar, Abbas Sayar, Onat Kutlar, Necati Cumalı, Abdülkadir Bulut, Hasan Hüseyin, Gülten Akın ve daha genç kuşaktan Murathan Mungan, Ömer Civano, Müslüm Çelik gibi şair ve yazarlarımızın yapıtlarında da bu geleneğin belirgin izleri vardır.
Aşağıda Akın'ın (1982) yazısında da halk yazınının çağdaş yazına kaynaklık ettiğine ve önemine değinilmiştir.
Okuma Parçası
Yoz Bir Kültürü Egemen Kılmak İçin
Gülten Akın
Günümüz sanatını besleyecek bir kaynak olarak halk edebiyatı konusu, ürkütücü genişlikte bir konu. Ben salt, kendi alanım olan edebiyatı, özellikle şiiri kapsayacak biçimde konuyu sınırlandırmak istiyorum.
"Her kültür, belli bir toplumun ekonomisiyle siyasasının ideolojik planda yansımasıdır."
Kültürün bir görünümü olan sanat da öyle.
Halk edebiyatının en güçlü olduğu, ürünlerinin en bol olduğu dönem, kuşkusuz halkların uluslaşma sürecine girmeden az önceki , aşiret, boy, kabile biçiminde yaşadıkları dönemdir. Dünyamızdan gelip geçen insanlar, halklar bu çok sancılı evreyi ürünleriyle sonsuza aktarmışlardır. İlkel insanın büyü, dua, dans, ezgi biçimlerinde, işine yardımcı kıldığı, hayatını değiştirmede başvurduğu sanat, daha ileri bir evrede de aynı toplumsal amaçla yapılıyordu. Yaşadığıolaylarıanlatıyordu insan. O olayların benzerini belki bir daha yaşamamak istiyordu.Tarihini, birlikte yaşadıklarına ya da kendinden sonraya kalacak olanlara, çocuklarına aktarmak istiyordu. Bunu en etkin biçimde yapması gerekiyordu. Bir de artık, yaylak, güzlek, kışlak saydığıyurt saydığıyerlerin dışına taşmışlığıvardı. Savaşların, sürgünlerin, iskanların, salgınların onulmaz acılarınıtaşıyordu. Yakarıyor, isyan ediyor, öfkeleniyordu, yiğitliğini yüceltiyordu, alay ediyor, yergiler diziyordu. İkinci boyutta, bireysel yaşamısürüyordu.
İlk boyuttan etkilenerek ve onu etkileyerek. Sevda vardı. Hastalık, ölüm vardı. Zulüm vardı.
Ayrılıklar, özlemler, kavuşmalar vardı. Her biri için, sayılamayacak kadar çok deyiş dedi.
Destan, masal, efsane söyledi. Güç kazanmak, kazandırmak için, yeniden o olayı yaşıyor olmak için, yaşamı kalıcı kılmak için...
Sonra bu söylenenler, yazıya da döküldüler. Hem yazılı, hem sözlü ürünler günümüze dek geldi.
O toplumsal koşullar, bir daha geri gelebilir mi, gelmişmidir? Uluslaşma süreçlerinin geçildiği, sınıfsal çelişkilerin yaşandığı, bu çelişkilerin özel yaşamda da bir yığın değişiklik oluşturduğu çağımızda, at, avrat, silah yiğitliği; mecnunluk, leylâlık kalmış mıdır? Ya değer ölçüleri, sağtöre, insan ilişkileri?
Diyor ki birileri, o koşullar bir daha gelmeyeceğine göre, o sanat da yapılamaz. Doğru bu. Ancak, kapsamı bir iyice genişletiliyor bu savın, o günün halk yazını, çağdaş yazına kaynaklık edemez 'e kadar.
Pir Sultan'ın, Karacaoğlan'ın şiirleri, Köroğlu, Dadaloğlu'nunkiler, Kazak Abdal yergileri, onca aşık deyişleri, efsaneler, destanlar, masallar hâlâ bunca geçerliyken (halk içinde değil yalnız, seçkinci çevrelerde de) nasıl düşünülebilir böyle?
Bana yeryüzünden haksızlığın zulmün kalktığını söyle, Pir Sultan'dan vazgeçeyim. Bana insanların artık usla, mantıkla davrandıklarınısöyle, Leylek koduk doğurmuş/Ovada zurna çalar/Balık kavağa çıkmış/Söğüt dalın biçmeye... diyen Kaygusuz'dan vazgeçeyim.
Bana, İsrail oğullarının kendi çektiklerini silip; kara elleriyle, yeni bir soykırımı Filistin'de tarihe yazdıklarını unuttur, halk şiirinin çoğundan vazgeçeyim.
Yüzyılların geçmesi insanlığın tarihinde, masaldaki bir arpa boy yol kadar kısa demek ki. Demek ki insan henüz niceliklerde dolaşıyor. Yeterli bir birikimi oluşturamadı, nitelik değişimini gerçekleştiremedi. Doğrusu bu.
Şu var ki, halk edebiyatının bu güne kaynaklık etmesi demek halk şiirinin benzeri şiiri yazmak demek değildir. Dünyada ve ülkemizde usta sayılan yazarlara ozanlara bakın, halk edebiyatı kaynağından nasıl yararlanmışlar. Endülüs ("Cante flamenco"ları) olmasa, Lorca olur muydu? Anadolu efsaneleri olmasa Yaşar Kemal olur muydu? Mitoloji olmasaydı, Yunan sanatı?...
............
Konumuzun bir de öteyüzü var, değinmeden geçemeyiz. Halk sanatının, halk edebiyatının ürünleri, dünyanın çok yerinde ve ülkemizde, belli çevrelerce hızla yozlaştırılıyor. Egemen kültürü oluşturma görevini de üstlenen bu çevrelerin, öyle, halkın değerlerinin nitelikçe değiştirilip yükseltilmesi, halkın yaşamının da yükselmesine yardımcıolunmasıgibi bir sorunları yok. Herşeyi, paraya çevrilir mal olarak gördüklerinden, ellerini değdirdikleri güzellik çirkinliğe dönüşüyor. Bastıklarıçimen kuruyor. Halkın müziğine, şiirine, efsanesine, masalına musallat oluyor onlar. Yoz bir kültürü egemen kılmak için.
Özet
Avurapa'da 18. yüzyılda başlayan halkbilim ve etnografya çalışmaları, ülkemizde ancak 20.
yüzyılın başlarında görülür. Kırık dökük çalışmalarla geçmişi 300 yılı aşan, fakat bilim ola-
rak 100 yılıbulmayan folklor konusundaki uğraşılar, bizde de ilk zamanlar kişisel ve disiplin-
siz çalışmalarla yürüyordu. İlki 1926 yılında başlatılan ve 1927, 1928, 1929 yıllarında yine-
lenen müzik bilginlerinin katıldığı araştırma gezileriyle halkbilime disiplinli ve yaygın bir
şekilde yaklaşıldığı görülür.
Halkbilimle uğraşacak özel bir organizasyon 1 Kasım 1927 yılında , 'da "Halk Bilgisi
Derneği" adı altında kuruldu ve bir süre sonra da bu derneğin İstanbul, İzmir gibi büyük
kentlerde şubeleri; Sinop, Samsun, Sivas ve Erzurum'daki temsilcilikleri izledi. 1928'de ise
"Halk Bilgisi Mecmuası" yayınlandı.
10 Nisan 1931'de "Türk Ocakları"nın kapatılmasından sonra, 19 Şubat 1932'de halkevleri-
nin açılmasıüzerine, yurtta genişbir halkbilim çalışmalarıbaşlatıldı. Kısa zamanda yurdun
her yanına yayılan bu çalışmalar, özellikle Türk halk kültürü ürünlerinin derlenmesi bakı-
mından önemli bir işlev görmüştür.
Halk edebiyatının kaynaklarına eğildiğimizde, halkbilimle ortak kaynaklardan beslendikle-
rini kolaylıkla görürüz. Halk edebiyatı ürünlerinin hemen tamamı halkbiliminin de ilgi ala-
nına giren ürünler olmaktadır. Bu bakımdan halkbilim ile halk edebiyatının yakın bir ilişkisi
vardır. Özellikle sözlü yollardan elde edilen ve yaratıcısıbilinmeyen halk edebiyatıürünleri-
nin halkbilim disiplini içerisinde ele alınması bu bakımdan önemlidir.
Halk edebiyatı deyimi, özellikle 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı saray ve çevresine egemen
olmaya başlayan Arap ve Fars kültürünün oluşturduğu "Divan Edebiyatı" geleneğine kar-
şıt kullanılan bir kavramdır. Kentleşme ve buna bağlı olarak gelişen işbölümü toplumdaki
egemenlik ilişkilerini de şekillendirmiş; düşünce dünyalarıve yaşama biçimleri bakımından
birbirlerinden ayrılan özelliklerde sınıflar oluşturmuştur. Halk edebiyatı, bu toplumsal ya-
pılanmada siyasal ve askeri bakımdan egemenliği elinde bulunduramayan üretici, geniştop-
lum kesimlerinin yaratmış olduğu bir edebiyattır.
Halk edebiyatı ürünlerinde anlaşılır bir dil her zaman en belirleyici etmen olmuştur.
Edebiyatın İçinde Halk Edebiyatının Yeri
Bütün ulusların edebiyatlarında olduğu gibi, Türk edebiyatında da halk edebiyatı geleneğinden sürekli yararlanılmaktadır. Bunun tersini düşünmek doğru olmaz. Çünkü bugün bile, insanın çocukluğunda tanıştığı ilk edebiyat ürünleri ninni, tekerleme, masal gibi halk geleneğine dayalı ürünlerdir. Böyle bir gelenek içerisinde yetişen sanatçı, çok aykırıbir yapıt sunsa da, düşünsel dünyasının derinliklerindeki
bu birikimlerin izleriyle tanışıklığını hiç bir zaman yok sayamayacaktır.
Bu kaçınılmaz gerçeğe daha bilinçli bir biçimde yaklaşarak iletmek istediği düşünsel ve estetik iletileri halkbilim ve halk edebiyatı ürünlerinden özellikle yararlanarak okuyucusuna ulaştıran sanatçılar da vardır. İngiltere'de Macperson'un ve Percy'nin İngiliz halk türkülerini örnek alarak geliştirdikleri edebiyat dili, Almanya'da Klopstock ve Herder'in epik şiirden ve halk türkülerinden yararlanarak geliştirdikleri edebiyat geleneği, klasik edebiyatın sıkıkaidelerinin kırılmasına ve ulusal bir edebiyatın yaratılmasına yol açmıştır. Puşkin'in Rus edebiyat dilini yaratmada halk edebiyatından ne büyük yardımlar gördüğü bilinen bir gerçektir. Puşkin, dadısı Rodionovna'dan, ta çocukluğunda dinlediği masallar için "bunların her biri
bir şiirdi", atasözleri için ise "dilimizin altın madeni" demektedir. Puşkin'den sonra gelen büyük Rus yazalarının hepsi, Lermontof, Gogol, Turgenyev, Tolstoy ve Dostoyevski "halkın ruhu ile kaynaşmanın" yolunu Puşkin'in açtığıgelenekten öğrenmiştir.
Ülkemiz edebiyatında, halk edebiyatı ürünlerinin konu, biçim ve biçeminden yararlanarak özleri sağlam, dili ve anlatımıgüçlü yapıtlar veren sanatçılarımızın içerisinde Ömer Seyfettin, Ahmet Rasim, Ahmet Mithat Efendi, Hüseyin Rahmi Gürpınar adları akla ilk gelenlerdir.
Günümüz edebiyatçıları içerisinde sadece ülkemizde değil, dünyanın bütün ülkelerinde işlediği temalar kadar işleyiş biçimi bakımından da örnek gösterilen Yaşar Kemal, özgünlüğünü destan ve halk hikayeciliği geleneğinden yararlanarak var etmiştir. Yaşar Kemal'in Demirciler ÇarşısıCinayeti, Yusufçuk Yusuf , Yılanı Öldürseler, İnce Memed, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu, vb. romanları halk edebiyatının zengin dil birikimini yansıtmaktadır. Ayrıca sözlü kültürde var olan Karacaoğlan, Köroğlu, Ala Geyik efsanelerini derleyerek yazdığı Üç Anadolu Efsanesi halk edebiyatının çağdaşedebiyat içerisindeki yerini göstermesi bakımından önemli yapıtlardır. Bu listeye yine Yaşar Kemal'in yapıtlarından Ağrı Dağı Efsanesi'ni, Filler Sultanı ile Küçük Karınca'yı da eklemek gerekir.
Halk edebiyatı geleneği ve halkbiliminden edebiyatımızda sadece Yaşar Kemal bu denli yararlanmamıştır. ÇağdaşTürk edebiyatıiçerisinde önemli yerleri olan Nazım
Hikmet'in Sevdalı Bulut, Şeyh Bedrettin Destanı, Ferhat İle Şirin, Yusuf ile Menofis adlı yapıtları, Sabahattin Ali'nin Hasan Boğuldu adlı öyküsü, Samim Kocagöz'ün kimi öykü ve romanları, Aziz Nesinve Muzaffer İzgü'nün birçok gülmece öyküsünde halk edebiyatının zengin örneklerinden yararlanılmıştır. Ahmed Arif, Enver Gökçe, Necip Fazıl Kısakürek, Bekir Yıldız, Ümit Kaftancıoğlu, Niyazi Akıncıoğlu, Kemal Tahir, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Ali Kemal Gözükara, Osman Şahin, Kemal Bilbaşar, Abbas Sayar, Onat Kutlar, Necati Cumalı, Abdülkadir Bulut, Hasan Hüseyin, Gülten Akın ve daha genç kuşaktan Murathan Mungan, Ömer Civano, Müslüm Çelik gibi şair ve yazarlarımızın yapıtlarında da bu geleneğin belirgin izleri vardır.
Aşağıda Akın'ın (1982) yazısında da halk yazınının çağdaş yazına kaynaklık ettiğine ve önemine değinilmiştir.
Okuma Parçası
Yoz Bir Kültürü Egemen Kılmak İçin
Gülten Akın
Günümüz sanatını besleyecek bir kaynak olarak halk edebiyatı konusu, ürkütücü genişlikte bir konu. Ben salt, kendi alanım olan edebiyatı, özellikle şiiri kapsayacak biçimde konuyu sınırlandırmak istiyorum.
"Her kültür, belli bir toplumun ekonomisiyle siyasasının ideolojik planda yansımasıdır."
Kültürün bir görünümü olan sanat da öyle.
Halk edebiyatının en güçlü olduğu, ürünlerinin en bol olduğu dönem, kuşkusuz halkların uluslaşma sürecine girmeden az önceki , aşiret, boy, kabile biçiminde yaşadıkları dönemdir. Dünyamızdan gelip geçen insanlar, halklar bu çok sancılı evreyi ürünleriyle sonsuza aktarmışlardır. İlkel insanın büyü, dua, dans, ezgi biçimlerinde, işine yardımcı kıldığı, hayatını değiştirmede başvurduğu sanat, daha ileri bir evrede de aynı toplumsal amaçla yapılıyordu. Yaşadığıolaylarıanlatıyordu insan. O olayların benzerini belki bir daha yaşamamak istiyordu.Tarihini, birlikte yaşadıklarına ya da kendinden sonraya kalacak olanlara, çocuklarına aktarmak istiyordu. Bunu en etkin biçimde yapması gerekiyordu. Bir de artık, yaylak, güzlek, kışlak saydığıyurt saydığıyerlerin dışına taşmışlığıvardı. Savaşların, sürgünlerin, iskanların, salgınların onulmaz acılarınıtaşıyordu. Yakarıyor, isyan ediyor, öfkeleniyordu, yiğitliğini yüceltiyordu, alay ediyor, yergiler diziyordu. İkinci boyutta, bireysel yaşamısürüyordu.
İlk boyuttan etkilenerek ve onu etkileyerek. Sevda vardı. Hastalık, ölüm vardı. Zulüm vardı.
Ayrılıklar, özlemler, kavuşmalar vardı. Her biri için, sayılamayacak kadar çok deyiş dedi.
Destan, masal, efsane söyledi. Güç kazanmak, kazandırmak için, yeniden o olayı yaşıyor olmak için, yaşamı kalıcı kılmak için...
Sonra bu söylenenler, yazıya da döküldüler. Hem yazılı, hem sözlü ürünler günümüze dek geldi.
O toplumsal koşullar, bir daha geri gelebilir mi, gelmişmidir? Uluslaşma süreçlerinin geçildiği, sınıfsal çelişkilerin yaşandığı, bu çelişkilerin özel yaşamda da bir yığın değişiklik oluşturduğu çağımızda, at, avrat, silah yiğitliği; mecnunluk, leylâlık kalmış mıdır? Ya değer ölçüleri, sağtöre, insan ilişkileri?
Diyor ki birileri, o koşullar bir daha gelmeyeceğine göre, o sanat da yapılamaz. Doğru bu. Ancak, kapsamı bir iyice genişletiliyor bu savın, o günün halk yazını, çağdaş yazına kaynaklık edemez 'e kadar.
Pir Sultan'ın, Karacaoğlan'ın şiirleri, Köroğlu, Dadaloğlu'nunkiler, Kazak Abdal yergileri, onca aşık deyişleri, efsaneler, destanlar, masallar hâlâ bunca geçerliyken (halk içinde değil yalnız, seçkinci çevrelerde de) nasıl düşünülebilir böyle?
Bana yeryüzünden haksızlığın zulmün kalktığını söyle, Pir Sultan'dan vazgeçeyim. Bana insanların artık usla, mantıkla davrandıklarınısöyle, Leylek koduk doğurmuş/Ovada zurna çalar/Balık kavağa çıkmış/Söğüt dalın biçmeye... diyen Kaygusuz'dan vazgeçeyim.
Bana, İsrail oğullarının kendi çektiklerini silip; kara elleriyle, yeni bir soykırımı Filistin'de tarihe yazdıklarını unuttur, halk şiirinin çoğundan vazgeçeyim.
Yüzyılların geçmesi insanlığın tarihinde, masaldaki bir arpa boy yol kadar kısa demek ki. Demek ki insan henüz niceliklerde dolaşıyor. Yeterli bir birikimi oluşturamadı, nitelik değişimini gerçekleştiremedi. Doğrusu bu.
Şu var ki, halk edebiyatının bu güne kaynaklık etmesi demek halk şiirinin benzeri şiiri yazmak demek değildir. Dünyada ve ülkemizde usta sayılan yazarlara ozanlara bakın, halk edebiyatı kaynağından nasıl yararlanmışlar. Endülüs ("Cante flamenco"ları) olmasa, Lorca olur muydu? Anadolu efsaneleri olmasa Yaşar Kemal olur muydu? Mitoloji olmasaydı, Yunan sanatı?...
............
Konumuzun bir de öteyüzü var, değinmeden geçemeyiz. Halk sanatının, halk edebiyatının ürünleri, dünyanın çok yerinde ve ülkemizde, belli çevrelerce hızla yozlaştırılıyor. Egemen kültürü oluşturma görevini de üstlenen bu çevrelerin, öyle, halkın değerlerinin nitelikçe değiştirilip yükseltilmesi, halkın yaşamının da yükselmesine yardımcıolunmasıgibi bir sorunları yok. Herşeyi, paraya çevrilir mal olarak gördüklerinden, ellerini değdirdikleri güzellik çirkinliğe dönüşüyor. Bastıklarıçimen kuruyor. Halkın müziğine, şiirine, efsanesine, masalına musallat oluyor onlar. Yoz bir kültürü egemen kılmak için.
Özet
Avurapa'da 18. yüzyılda başlayan halkbilim ve etnografya çalışmaları, ülkemizde ancak 20.
yüzyılın başlarında görülür. Kırık dökük çalışmalarla geçmişi 300 yılı aşan, fakat bilim ola-
rak 100 yılıbulmayan folklor konusundaki uğraşılar, bizde de ilk zamanlar kişisel ve disiplin-
siz çalışmalarla yürüyordu. İlki 1926 yılında başlatılan ve 1927, 1928, 1929 yıllarında yine-
lenen müzik bilginlerinin katıldığı araştırma gezileriyle halkbilime disiplinli ve yaygın bir
şekilde yaklaşıldığı görülür.
Halkbilimle uğraşacak özel bir organizasyon 1 Kasım 1927 yılında , 'da "Halk Bilgisi
Derneği" adı altında kuruldu ve bir süre sonra da bu derneğin İstanbul, İzmir gibi büyük
kentlerde şubeleri; Sinop, Samsun, Sivas ve Erzurum'daki temsilcilikleri izledi. 1928'de ise
"Halk Bilgisi Mecmuası" yayınlandı.
10 Nisan 1931'de "Türk Ocakları"nın kapatılmasından sonra, 19 Şubat 1932'de halkevleri-
nin açılmasıüzerine, yurtta genişbir halkbilim çalışmalarıbaşlatıldı. Kısa zamanda yurdun
her yanına yayılan bu çalışmalar, özellikle Türk halk kültürü ürünlerinin derlenmesi bakı-
mından önemli bir işlev görmüştür.
Halk edebiyatının kaynaklarına eğildiğimizde, halkbilimle ortak kaynaklardan beslendikle-
rini kolaylıkla görürüz. Halk edebiyatı ürünlerinin hemen tamamı halkbiliminin de ilgi ala-
nına giren ürünler olmaktadır. Bu bakımdan halkbilim ile halk edebiyatının yakın bir ilişkisi
vardır. Özellikle sözlü yollardan elde edilen ve yaratıcısıbilinmeyen halk edebiyatıürünleri-
nin halkbilim disiplini içerisinde ele alınması bu bakımdan önemlidir.
Halk edebiyatı deyimi, özellikle 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı saray ve çevresine egemen
olmaya başlayan Arap ve Fars kültürünün oluşturduğu "Divan Edebiyatı" geleneğine kar-
şıt kullanılan bir kavramdır. Kentleşme ve buna bağlı olarak gelişen işbölümü toplumdaki
egemenlik ilişkilerini de şekillendirmiş; düşünce dünyalarıve yaşama biçimleri bakımından
birbirlerinden ayrılan özelliklerde sınıflar oluşturmuştur. Halk edebiyatı, bu toplumsal ya-
pılanmada siyasal ve askeri bakımdan egemenliği elinde bulunduramayan üretici, geniştop-
lum kesimlerinin yaratmış olduğu bir edebiyattır.
Halk edebiyatı ürünlerinde anlaşılır bir dil her zaman en belirleyici etmen olmuştur.