Davıdson'un Gözleri
Davıdson'un Gözleri
Davıdson'un Gözleri
Sidney Davidson'ın zaten yeterince olağanüstü olan geçici zihinsel rahatsızlığı, eğer Wade'in açıklamasına kulak verilirse, daha da olağanüstü bir hal almakta. Bu vaka, dünyanın öbür ucunda fazladan bir beş dakika geçirmek, ya da varlığından haberdar olmadığımız gözlerce en gizli işlerimiz sırasında gözlenmek gibi, gelecekteki iletişim olanaktan hakkında en tuhaf şeyleri düşlemeye itiyor insanı. Davidson'un geçirdiği kriz sırasında bizzat oradaydım, doğal olarak bu hikayeyi kağıda dökmek de bana düşüyor.
Krizi sırasında bizzat orada bulunmaktan kastettiğim, olay yerine gelen ilk şahıs olduğumdur. Her şey, Highgate Kemeri'nin hemen ötesindeki Harlow Teknik Koleji'nde gerçekleşti. Olay vuku bulduğunda, Davidson büyük laboratuarda bir başınaydı. Bense terazilerin bulunduğu küçükçe odada bazı notlar yazıyordum. Gök gürültülü fırtına, haliyle işimi tamamen altüst etmişti. Şiddetli gök gürültülerinden birinin hemen ardından, diğer odadan kırılan camların sesini işittiğimi sandım. Yazı yazmayı bir kenara bırakıp kulak kesildim. Bir süre için hiçbir şey duymadım; dışarıda yağan dolu, oluklu çinko çatıda davul çalıyordu. Sonra bir ses daha geldi, bu seferki bir kırılma sesiydi şüphesiz. Oldukça ağır bir şey tezgahın üzerinden aşağıya devrilmişti. Bir anda ayağa fırlayıp büyük laboratuara giden kapıyı açtım.
Tuhaf bir kahkaha duyunca şaşırdım, ve Davidson'ın odanın ortasında sallanarak, yüzünde afallamış bir bakışla dikilmiş olduğunu gördüm. İlk izlenimim, onun sarhoş olduğuydu. Benim farkıma varmadı, yüzünden otuz santim ötedeki görünmeyen bir şeyi tutmaya çalışıyordu. Elini yavaşça, oldukça duraksayarak uzattı, ve boşluğu kavradı. "Bu da nesi?" dedi. Parmaklarını açarak, ellerini yüzüne yaklaştırdı. "Ulu Scott!" dedi. Bunlar, üç ya da dört yıl önce, herkesin bu ismin üzerine yemin ettiği zamanlar olmuştu. Sonra, sanki onları yere yapıştırılmış halde bulmayı beklermişçesine ayaklarını hantalca kaldırmaya başladı.
"Davidson!" diye haykırdım. "Neyin var senin?" Etrafında dönüp, benim bulunduğum yöne baktı, beni aramaya başladı. Bana, benden öteye ve beni gördüğüne dair en ufak bir işaret olmaksızın iki yanıma baktı. "Dalgalar," dedi; "ve oldukça güzel bir gemi. Bunun Bellow'un sesi olduğuna yemin edebilirim. Merhaba!" Bir anda avazı çıktığınca bağırdı.
Bunun bir tür şaka olduğunu düşündüm. Sonra, ayaklarının altında en iyi elektrometremizin parça parça olmuş kalıntısını fark ettim. "Neyin var be adam?" dedim. "Elektrometreyi darmadağın etmişsin."
"Yine Bellows!" dedi. "Ellerim yittiyse de arkadaşlarım kalmış demek. Elektrometre hakkında bir şey söylüyor. Ne taraftasın Bellows?" Ansızın sendeleyerek bana yürüdü. "Allahın cezası şey tereyağı gibi kesiliyor," dedi. Dosdoğru masaya çarptı ve geriledi. "Hiç de tereyağı gibi değilmiş!" dedi ve sallanarak durdu.
Korktuğumu hissettim. "Davidson," dedim, "ne oldu sana?" Her yöne bakındı. "Bunun Bellows olduğuna kalıbımı basarım. Neden bir erkek gibi kendini göstermiyorsun, Bellows?"
Bir anda aklıma onun kör olmuş olduğu geldi. Masanın etrafından dolanıp elimi koluna attım. Tüm hayatım boyunca daha bu kadar ürkmüş bir insan görmemiştim. Sıçrayarak benden uzaklaştı ve kendini koruma pozisyonu aldı, yüzü dehşetten çarpılmıştı. "Ulu Tanrım!" diye bağırdı, "o da neydi?"
"Benim, Bellows. Kahretsin, Davidson!"
Onu yanıtlayınca sıçradı ve -bunu nasıl dile getirebilirim?- benden öteye baktı. Benimle değil, ama kendi kendine konuşmaya başladı. "Böylesine dümdüz bir kumsalda, üstelik güpegündüz. Saklanacak bir yer bile yok." Çılgınca etrafına bakındı. "İşte! Gidiyorum." Aniden döndü ve dümdüz büyük elektromıknatısa doğru koştu, öylesine şiddetli çarptı ki, omzunu ve çenesini insafsızca bereledi. Bunun üzerine geriye doğru bir adım attı ve neredeyse inleyerek bağırdı, "Tanrı Aşkına, neyim var benim?"Bu sırada çok endişelenmiş ve epey korkmuştum. "Davidson," dedim, "sakın korkma."
Sesimi duyunca yine irkildi, ama önceki kadar şiddetli değildi. Sözlerimi, bürünebildiğim en net ve katı tonda yineledim. "Bellows," dedi bana, "bu sen misin?"
"Ben olduğumu göremiyor musun?"
Güldü. "Kendimi bile göremiyorum ki. Hangi kahrolasıca yerdeyiz?"
"Buradayız," dedim, "laboratuarda."
"Laboratuarda mı?" diye sordu hayretler içinde, ve elini alnına koydu. "O şimşek çaktığında laboratuardaydım, ama şimdi oradaysam ne olayım. Ne gemisi bu böyle?"
"Gemi falan yok," dedim. "Aklını başına topla eski dostum."
"Gemi yok ha," diye tekrarladı, ve itirazımı hemen unutuverdi. "Sanırım," dedi yavaşça, "ikimiz de öldük. Ama işin ilginç tarafı bana hala bir bedenim varmış gibi geliyor. Galiba hemen alışılmıyor. Bizim dükkana yıldırım düşmüş olsa gerek. Oldukça çabuk oldu, değil mi Bellows?"
"Saçma sapan konuşma. Capcanlısın. Laboratuardasın. ve her şeyi kırıp döküyorsun. Az önce yeni bir elektrometreyi paraladın. Boyce geldiği vakit senin yerinde olmak istemezdim."
Benim bulunduğum yönden, kryohidratların diyagramlarına doğru baktı. "Sağır olmuş olmalıyım," dedi. "Bir top ateşlediler, çünkü dumanı görüyorum ama hiç ses duymadım."
Elimi yine koluna koydum, bu sefer daha az heyecanlandı. "Sanırım görünmez bedenlere sahibiz," dedi. "Tanrı Aşkına! Burnun ötesinden bu yöne gelen bir sandal var. Tıpkı değişik bir iklimde, eski hayat gibi."
Kolunu sarstım. "Davidson," diye bağırdım, "uyan!"
Boyce da işte o anda içeriye girdi. O konuşur konuşmaz Davidson bağırdı, "İhtiyar Boyce! Demek o da ölmüş! Ne cümbüş ama!" Vakit kaybetmeksizin Boyce'a Davidson'un bir tür somnanbulistik transta olduğunu açıkladım. Hemen ilgilendi, ikimiz de adamcağızı içinde bulunduğu olağanüstü halden kurtarabilmek için elimizden geleni yaptık. Davidson sorularımızı yanıtladı, ve bize de sorular sordu, ama dikkati bir kumsal ve gemi hakkındaki halüsinasyon yüzünden dağılmış gibiydi. Arada devamlı bir sandal, mataforalar ve rüzgarın şişirdiği yelkenlerden dem vurup duruyordu. Onun karanlık laboratuarın ortasında böyle şeyler söylediğini duymak insanı bir tuhaf yapıyordu.
Davidson görmüyordu, ve yardıma muhtaçtı. İkimiz de birer koluna girip onu koridor boyunca yürüterek Boyce'un şalisi odasına götürdük, ve orada Boyce onunla konuşup o gemi hayali hakkında şakalar yaparken ben de yaşlı Wade'den gelip bir bakmasını rica ettim. Dekanımızın sesi Davidson'u biraz ayılttı. ama kendine getirmedi. Ellerinin nerede olduğunu, ve neden beline kadar yere gömülü bir halde yürümek zorunda olduğunu soruyordu. Wade onunla ilgili epey kafa yordu -kaşlarını nasıl çatar bilirsiniz- ve onun ellerine rehberlik ederek kanepeye dokunmasını sağladı. "Bu bir kanepe," dedi Wade. "Profesör Boyce'un odasındaki kanepe. İçi at kılıyla doldurulmuş."
Davidson kanepeyi yokladı, ve uzun uzadıya düşündükten sonra da onu hissedebildiğini, ama göremediğini söyledi.
"Peki ne görüyorsun?" diye sordu Wade. Davidson, etrafla bolca kum ve kırık istiridye kabuklarından başka bir şey göremediğini anlattı. Wade, ona eliyle yoklaması için başka şeyler de verdi, onların ne olduğunu söyledi ve Davidson'u pür dikkat izledi.
"Geminin neredeyse sadece direk ve yelkenleri görünüyor." dedi Davidson şimdi de, durumla ilgisiz bir şekilde.
"Boş ver gemiyi," dedi Wade ona. "Dinle beni Davidson. Halüsinasyon nedir, bilir misin?"
Davidson "oldukça," diye yanıtladı.
"İyi, gördüğün her şey halüsinasyon."
"Piskopos Berkeley," dedi Davidson.
"Beni yanlış anlama," dedi Wade. "Hayattasın, ve Boyce'un odasındasın. Ama gözlerine bir şey oldu. Göremiyorsun; işitebiliyorsun ve hissedebiliyorsun, ama göremiyorsun. Beni anladın mı?"
"Bana da fazlasıyla görüyormuşum gibi geliyor." Davidson parmaklarının boğumlarını gözlerine sürttü. "Yani?"
"Hepsi bu. Bunun aklını karıştırmasına izin verme. Bellows burada, ve seni bir taksiyle evine götüreceğim."
"Biraz durun." Davidson düşündü. "Oturmama yardım et," dedi; "şimdi -sana zahmet olacak ama- bana hepsini en baştan bir kez daha anlatır mısın?"
Wade son derece sabırlı bir şekilde tekrarladı. Davidson gözlerini yumdu ve ellerini alnına bastırdı.
"Evet," dedi. "Doğru. Gözlerim kapalı ve haklı olduğunuzu biliyorum. Kanepede yanımda oturan sensin, Bellows. Yine İngiltere'deyim ve karanlıktayız."
Sonra gözlerini açtı."Ve işte," dedi, "gün daha yeni ağarıyor, geminin serenleri, çalkantılı bir deniz, ve havada uçuşan bir çift kuş. Hayatımda bu kadar gerçek hiçbir şey görmedim. Ve ben de boynuma kadar bir kum yığınına gömülü duruyorum."
Öne eğildi, ve elleriyle yüzünü örttü. Sonra yine açtı gözlerini. "Karanlık deniz, ve gün doğumu! Ve yine de bizim Boyce'un odasında, bir kanepede oturuyorum!... Tanrım, yardım et bana!"
Bu. başlangıçtı. Davidson'un gözlerinin garip rahatsızlığı azalmaksızın üç hafta devam etti. Kör olmaktan çok daha kötüydü. Davidson kesinlikle yardıma muhtaçtı, yumurtadan yeni çıkmış bir civciv gibi beslenmesi gerekiyordu, ona yol gösterilmeli ve elbiseleri değiştirilmeliydi. Eğer hareket etmeye kalkışırsa bir şeylere takılıp düşüyor, ya da kendini kapıya duvara vuruyordu. Bir iki gün sonra bizi görmeden seslerimizi duymaya alıştı, evde olduğunu ve Wade'in ona söylediklerinin doğruluğunu şevkle kabullendi. Onunla nişanlı olan kızkardeşim gelip onu görmekte ısrar etti, ve Davidson kumsalını anlatırken, her gün saatler boyu beraberce oturdular. Gözüken o ki, kızkardeşimin elini tutmak onu son derecede rahatlatıyordu. Koleji terk edip arabayla eve giderlerken -Hampstead köyünde oturuyordu- sanki doğrudan doğruya bir kum tepesinin, taşların, ağaçların ve katı cisimlerin içinden geçermiş gibi olduğundan bahsetti -tekrar belirinceye kadar her taraf kapkaraydı- ve odasına çıkarıldığında düşeceğinden korkarak deliye döndü, çünkü merdivenleri tırmanmak, onu hayali adasında kayaların dokuz-on metre yukarısına çıkarmıştı sanki. Devamlı yumurtaları kıracağından bahsediyordu. Sonunda babasının muayene odasına indirilip oradaki bir divana yatırılması gerekti.
Adayı genellikle kasvetli bir yer olarak betimledi, biraz çürük yosun dışında çok az bitki, ve bir sürü çıplak kaya vardı. Her yer penguen kaynıyordu, kayaları bembeyaz, ve bakılması nahoş hale getiriyorlardı. Deniz çoğu zaman dalgalıydı, bir seferinde fırtına çıktığında uzanıp, sessiz şimşeklere bağırdı. Bir iki kez de kıyıya foklar geldiler, ama bu sadece başlangıçtaki birkaç gün oldu. Penguenlerin paytak paytak yürüyerek onun içinden geçmelerinin, ya da onun hayvanları rahatsız etmeksizin aralarında yatabilmesinin çok komik olduğunu söylüyordu.
Tuhaf bir şey hatırlıyorum, bu, canı fazlasıyla pipo içmek islediği vakit gerçekleşmişti. Eline bir pipo verdik -neredeyse gözünü çıkarıyordu- ve de yaktık. Ama hiç tad alamıyordu. O günden beri benim için de aynı şeyin geçerli olduğunu fark ettim herkes için böyle midir, bilemiyorum- fakat dumanını görmediğim sürece tütünün zevkine varamıyorum.
Davıdson'un Gözleri
hastalık hikayeleri - dostluk hikayeleri - arkadaşlık
Sidney Davidson'ın zaten yeterince olağanüstü olan geçici zihinsel rahatsızlığı, eğer Wade'in açıklamasına kulak verilirse, daha da olağanüstü bir hal almakta. Bu vaka, dünyanın öbür ucunda fazladan bir beş dakika geçirmek, ya da varlığından haberdar olmadığımız gözlerce en gizli işlerimiz sırasında gözlenmek gibi, gelecekteki iletişim olanaktan hakkında en tuhaf şeyleri düşlemeye itiyor insanı. Davidson'un geçirdiği kriz sırasında bizzat oradaydım, doğal olarak bu hikayeyi kağıda dökmek de bana düşüyor.
Krizi sırasında bizzat orada bulunmaktan kastettiğim, olay yerine gelen ilk şahıs olduğumdur. Her şey, Highgate Kemeri'nin hemen ötesindeki Harlow Teknik Koleji'nde gerçekleşti. Olay vuku bulduğunda, Davidson büyük laboratuarda bir başınaydı. Bense terazilerin bulunduğu küçükçe odada bazı notlar yazıyordum. Gök gürültülü fırtına, haliyle işimi tamamen altüst etmişti. Şiddetli gök gürültülerinden birinin hemen ardından, diğer odadan kırılan camların sesini işittiğimi sandım. Yazı yazmayı bir kenara bırakıp kulak kesildim. Bir süre için hiçbir şey duymadım; dışarıda yağan dolu, oluklu çinko çatıda davul çalıyordu. Sonra bir ses daha geldi, bu seferki bir kırılma sesiydi şüphesiz. Oldukça ağır bir şey tezgahın üzerinden aşağıya devrilmişti. Bir anda ayağa fırlayıp büyük laboratuara giden kapıyı açtım.
Tuhaf bir kahkaha duyunca şaşırdım, ve Davidson'ın odanın ortasında sallanarak, yüzünde afallamış bir bakışla dikilmiş olduğunu gördüm. İlk izlenimim, onun sarhoş olduğuydu. Benim farkıma varmadı, yüzünden otuz santim ötedeki görünmeyen bir şeyi tutmaya çalışıyordu. Elini yavaşça, oldukça duraksayarak uzattı, ve boşluğu kavradı. "Bu da nesi?" dedi. Parmaklarını açarak, ellerini yüzüne yaklaştırdı. "Ulu Scott!" dedi. Bunlar, üç ya da dört yıl önce, herkesin bu ismin üzerine yemin ettiği zamanlar olmuştu. Sonra, sanki onları yere yapıştırılmış halde bulmayı beklermişçesine ayaklarını hantalca kaldırmaya başladı.
"Davidson!" diye haykırdım. "Neyin var senin?" Etrafında dönüp, benim bulunduğum yöne baktı, beni aramaya başladı. Bana, benden öteye ve beni gördüğüne dair en ufak bir işaret olmaksızın iki yanıma baktı. "Dalgalar," dedi; "ve oldukça güzel bir gemi. Bunun Bellow'un sesi olduğuna yemin edebilirim. Merhaba!" Bir anda avazı çıktığınca bağırdı.
Bunun bir tür şaka olduğunu düşündüm. Sonra, ayaklarının altında en iyi elektrometremizin parça parça olmuş kalıntısını fark ettim. "Neyin var be adam?" dedim. "Elektrometreyi darmadağın etmişsin."
"Yine Bellows!" dedi. "Ellerim yittiyse de arkadaşlarım kalmış demek. Elektrometre hakkında bir şey söylüyor. Ne taraftasın Bellows?" Ansızın sendeleyerek bana yürüdü. "Allahın cezası şey tereyağı gibi kesiliyor," dedi. Dosdoğru masaya çarptı ve geriledi. "Hiç de tereyağı gibi değilmiş!" dedi ve sallanarak durdu.
Korktuğumu hissettim. "Davidson," dedim, "ne oldu sana?" Her yöne bakındı. "Bunun Bellows olduğuna kalıbımı basarım. Neden bir erkek gibi kendini göstermiyorsun, Bellows?"
Bir anda aklıma onun kör olmuş olduğu geldi. Masanın etrafından dolanıp elimi koluna attım. Tüm hayatım boyunca daha bu kadar ürkmüş bir insan görmemiştim. Sıçrayarak benden uzaklaştı ve kendini koruma pozisyonu aldı, yüzü dehşetten çarpılmıştı. "Ulu Tanrım!" diye bağırdı, "o da neydi?"
"Benim, Bellows. Kahretsin, Davidson!"
Onu yanıtlayınca sıçradı ve -bunu nasıl dile getirebilirim?- benden öteye baktı. Benimle değil, ama kendi kendine konuşmaya başladı. "Böylesine dümdüz bir kumsalda, üstelik güpegündüz. Saklanacak bir yer bile yok." Çılgınca etrafına bakındı. "İşte! Gidiyorum." Aniden döndü ve dümdüz büyük elektromıknatısa doğru koştu, öylesine şiddetli çarptı ki, omzunu ve çenesini insafsızca bereledi. Bunun üzerine geriye doğru bir adım attı ve neredeyse inleyerek bağırdı, "Tanrı Aşkına, neyim var benim?"Bu sırada çok endişelenmiş ve epey korkmuştum. "Davidson," dedim, "sakın korkma."
Sesimi duyunca yine irkildi, ama önceki kadar şiddetli değildi. Sözlerimi, bürünebildiğim en net ve katı tonda yineledim. "Bellows," dedi bana, "bu sen misin?"
"Ben olduğumu göremiyor musun?"
Güldü. "Kendimi bile göremiyorum ki. Hangi kahrolasıca yerdeyiz?"
"Buradayız," dedim, "laboratuarda."
"Laboratuarda mı?" diye sordu hayretler içinde, ve elini alnına koydu. "O şimşek çaktığında laboratuardaydım, ama şimdi oradaysam ne olayım. Ne gemisi bu böyle?"
"Gemi falan yok," dedim. "Aklını başına topla eski dostum."
"Gemi yok ha," diye tekrarladı, ve itirazımı hemen unutuverdi. "Sanırım," dedi yavaşça, "ikimiz de öldük. Ama işin ilginç tarafı bana hala bir bedenim varmış gibi geliyor. Galiba hemen alışılmıyor. Bizim dükkana yıldırım düşmüş olsa gerek. Oldukça çabuk oldu, değil mi Bellows?"
"Saçma sapan konuşma. Capcanlısın. Laboratuardasın. ve her şeyi kırıp döküyorsun. Az önce yeni bir elektrometreyi paraladın. Boyce geldiği vakit senin yerinde olmak istemezdim."
Benim bulunduğum yönden, kryohidratların diyagramlarına doğru baktı. "Sağır olmuş olmalıyım," dedi. "Bir top ateşlediler, çünkü dumanı görüyorum ama hiç ses duymadım."
Elimi yine koluna koydum, bu sefer daha az heyecanlandı. "Sanırım görünmez bedenlere sahibiz," dedi. "Tanrı Aşkına! Burnun ötesinden bu yöne gelen bir sandal var. Tıpkı değişik bir iklimde, eski hayat gibi."
Kolunu sarstım. "Davidson," diye bağırdım, "uyan!"
Boyce da işte o anda içeriye girdi. O konuşur konuşmaz Davidson bağırdı, "İhtiyar Boyce! Demek o da ölmüş! Ne cümbüş ama!" Vakit kaybetmeksizin Boyce'a Davidson'un bir tür somnanbulistik transta olduğunu açıkladım. Hemen ilgilendi, ikimiz de adamcağızı içinde bulunduğu olağanüstü halden kurtarabilmek için elimizden geleni yaptık. Davidson sorularımızı yanıtladı, ve bize de sorular sordu, ama dikkati bir kumsal ve gemi hakkındaki halüsinasyon yüzünden dağılmış gibiydi. Arada devamlı bir sandal, mataforalar ve rüzgarın şişirdiği yelkenlerden dem vurup duruyordu. Onun karanlık laboratuarın ortasında böyle şeyler söylediğini duymak insanı bir tuhaf yapıyordu.
Davidson görmüyordu, ve yardıma muhtaçtı. İkimiz de birer koluna girip onu koridor boyunca yürüterek Boyce'un şalisi odasına götürdük, ve orada Boyce onunla konuşup o gemi hayali hakkında şakalar yaparken ben de yaşlı Wade'den gelip bir bakmasını rica ettim. Dekanımızın sesi Davidson'u biraz ayılttı. ama kendine getirmedi. Ellerinin nerede olduğunu, ve neden beline kadar yere gömülü bir halde yürümek zorunda olduğunu soruyordu. Wade onunla ilgili epey kafa yordu -kaşlarını nasıl çatar bilirsiniz- ve onun ellerine rehberlik ederek kanepeye dokunmasını sağladı. "Bu bir kanepe," dedi Wade. "Profesör Boyce'un odasındaki kanepe. İçi at kılıyla doldurulmuş."
Davidson kanepeyi yokladı, ve uzun uzadıya düşündükten sonra da onu hissedebildiğini, ama göremediğini söyledi.
"Peki ne görüyorsun?" diye sordu Wade. Davidson, etrafla bolca kum ve kırık istiridye kabuklarından başka bir şey göremediğini anlattı. Wade, ona eliyle yoklaması için başka şeyler de verdi, onların ne olduğunu söyledi ve Davidson'u pür dikkat izledi.
"Geminin neredeyse sadece direk ve yelkenleri görünüyor." dedi Davidson şimdi de, durumla ilgisiz bir şekilde.
"Boş ver gemiyi," dedi Wade ona. "Dinle beni Davidson. Halüsinasyon nedir, bilir misin?"
Davidson "oldukça," diye yanıtladı.
"İyi, gördüğün her şey halüsinasyon."
"Piskopos Berkeley," dedi Davidson.
"Beni yanlış anlama," dedi Wade. "Hayattasın, ve Boyce'un odasındasın. Ama gözlerine bir şey oldu. Göremiyorsun; işitebiliyorsun ve hissedebiliyorsun, ama göremiyorsun. Beni anladın mı?"
"Bana da fazlasıyla görüyormuşum gibi geliyor." Davidson parmaklarının boğumlarını gözlerine sürttü. "Yani?"
"Hepsi bu. Bunun aklını karıştırmasına izin verme. Bellows burada, ve seni bir taksiyle evine götüreceğim."
"Biraz durun." Davidson düşündü. "Oturmama yardım et," dedi; "şimdi -sana zahmet olacak ama- bana hepsini en baştan bir kez daha anlatır mısın?"
Wade son derece sabırlı bir şekilde tekrarladı. Davidson gözlerini yumdu ve ellerini alnına bastırdı.
"Evet," dedi. "Doğru. Gözlerim kapalı ve haklı olduğunuzu biliyorum. Kanepede yanımda oturan sensin, Bellows. Yine İngiltere'deyim ve karanlıktayız."
Sonra gözlerini açtı."Ve işte," dedi, "gün daha yeni ağarıyor, geminin serenleri, çalkantılı bir deniz, ve havada uçuşan bir çift kuş. Hayatımda bu kadar gerçek hiçbir şey görmedim. Ve ben de boynuma kadar bir kum yığınına gömülü duruyorum."
Öne eğildi, ve elleriyle yüzünü örttü. Sonra yine açtı gözlerini. "Karanlık deniz, ve gün doğumu! Ve yine de bizim Boyce'un odasında, bir kanepede oturuyorum!... Tanrım, yardım et bana!"
Bu. başlangıçtı. Davidson'un gözlerinin garip rahatsızlığı azalmaksızın üç hafta devam etti. Kör olmaktan çok daha kötüydü. Davidson kesinlikle yardıma muhtaçtı, yumurtadan yeni çıkmış bir civciv gibi beslenmesi gerekiyordu, ona yol gösterilmeli ve elbiseleri değiştirilmeliydi. Eğer hareket etmeye kalkışırsa bir şeylere takılıp düşüyor, ya da kendini kapıya duvara vuruyordu. Bir iki gün sonra bizi görmeden seslerimizi duymaya alıştı, evde olduğunu ve Wade'in ona söylediklerinin doğruluğunu şevkle kabullendi. Onunla nişanlı olan kızkardeşim gelip onu görmekte ısrar etti, ve Davidson kumsalını anlatırken, her gün saatler boyu beraberce oturdular. Gözüken o ki, kızkardeşimin elini tutmak onu son derecede rahatlatıyordu. Koleji terk edip arabayla eve giderlerken -Hampstead köyünde oturuyordu- sanki doğrudan doğruya bir kum tepesinin, taşların, ağaçların ve katı cisimlerin içinden geçermiş gibi olduğundan bahsetti -tekrar belirinceye kadar her taraf kapkaraydı- ve odasına çıkarıldığında düşeceğinden korkarak deliye döndü, çünkü merdivenleri tırmanmak, onu hayali adasında kayaların dokuz-on metre yukarısına çıkarmıştı sanki. Devamlı yumurtaları kıracağından bahsediyordu. Sonunda babasının muayene odasına indirilip oradaki bir divana yatırılması gerekti.
Adayı genellikle kasvetli bir yer olarak betimledi, biraz çürük yosun dışında çok az bitki, ve bir sürü çıplak kaya vardı. Her yer penguen kaynıyordu, kayaları bembeyaz, ve bakılması nahoş hale getiriyorlardı. Deniz çoğu zaman dalgalıydı, bir seferinde fırtına çıktığında uzanıp, sessiz şimşeklere bağırdı. Bir iki kez de kıyıya foklar geldiler, ama bu sadece başlangıçtaki birkaç gün oldu. Penguenlerin paytak paytak yürüyerek onun içinden geçmelerinin, ya da onun hayvanları rahatsız etmeksizin aralarında yatabilmesinin çok komik olduğunu söylüyordu.
Tuhaf bir şey hatırlıyorum, bu, canı fazlasıyla pipo içmek islediği vakit gerçekleşmişti. Eline bir pipo verdik -neredeyse gözünü çıkarıyordu- ve de yaktık. Ama hiç tad alamıyordu. O günden beri benim için de aynı şeyin geçerli olduğunu fark ettim herkes için böyle midir, bilemiyorum- fakat dumanını görmediğim sürece tütünün zevkine varamıyorum.