Av mevsİmİ 2010
Türk polisiye sinemasına VASATIN ÜSTÜNDE BİR KATKI
Yavuz Turgul, ulusal sinema tarihimizin şimdiye kadar gördüğü en kaliteli yönetmenlerden biri; dahası bu klasmanda rahatlıkla ilk 10'a girebilecek bir sanatçı... Fakat, aynı mükemmellik senaristliği için söz konusu değil... Bundan dolayıdır ki ardı ardına 'kötü yazılmış' ve 'çok iyi yönetilmiş' filmler çekip duruyor; ancak hiç kimse de yüksek karizmasından dolayı onu dostça uyaramıyor!
ALİ MURAT GÜVEN
AV MEVSİMİ
Yapım Yılı ve Ülkesi: 2010, Türkiye yapımı
Türü ve Süresi: Polisiye serüven / 143 dakika
Yapım Bütçesi: 4.000.000 Amerikan Doları
Gösterim Formatı: 35 mm standart pelikül film (35 mm negatif film tabanlı görüntüden)
Perdedeki Resim Oranı: 1.85:1
Yönetmen: Yavuz Turgul
Senarist: Yavuz Turgul
Görüntü Yönetmeni: Uğur İçbak
Özgün Müzik Bestecisi: Tamer Çıray
Kurgucu: Niko
Işık Şefi: Kadir Yazıcı
Ses Kayıt Teknisyeni: Janos Csaki
Ses Miksajı: Graham Daniel, Burak Topalakçı
Sanat Yönetmeni: Sırma Bradley
Kostüm Tasarımcısı: Gülümser Gürtunca
Makyaj Tasarımcısı: Sevinç Kaygun
Oyuncular: Şener Şen (Dedektif Ferman), Cem Yılmaz (Dedektif İdris), Çetin Tekindor (Battal Çolakzade), Melisa Sözen (Asiye), Okan Yalabık (Dedektif Hasan), Rıza Kocaoğlu (Asit Ömer), Nergis Çorakçı (Hatun Hanım), Mustafa Avkıran (Müslüm), Mahir İpek (Murat Öneş), Cahit Gök (Vakkas), Bilgehan Ezer (Abbas), Murat Serezli (Emniyet Müdürü Altan Dardanel), Şefika Ümit Tolun (Hilâl), Emine Umar (Cevriye)
http://t3.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcT6vd5r3pNpOSudizupaHaCCvrnUQzL3uti4XeTpgnfffCQEf8hbZbr-CRK
Yapımcı Şirketler: Fida Film-Profilm ortaklığı
Dağıtıcı Şirket: Warner Bros.
İçerik Uyarıları: Filmde cinsellik/çıplaklık bulunmuyor. Buna karşılık bir kaç bölümünde kanlı şiddet, irkiltici görüntüler, alkol-sigara kullanımı ve argo diyaloglar içerdiğinden dolayı, ilköğretim çağındaki çocuklar için uygun bir yapım değildir.
Ailece izlenebilir mi? / ŞARTLI EVET (Ailenin küçük üyeleri, 13 yaşından büyük olmalı)
Resmî İnternet sitesi ve Fragmanı:
AV MEVSİMİ
FİLMİN KONUSU: Tecrübesi, sezgileri ve takipçiliğiyle bütün polis teşkilâtının "avcı" nâmıyla tanıdığı Ferman ile yalnızca bakışlarıyla bile lâkabının hakkını verebilen "Deli" İdris, birbirlerine baba-oğul kadar yakın iki cinayet masası dedektifidir. Antropoloji mezunu sessiz sakin Hasan ise bu ikiliye yeni katılmış bir çömez... Öldürülen doğulu bir genç kız hakkında yürüttükleri soruşturma, onları kurbanın anası-babası, ağabeyleri Abbas ile Vakkas, uyuşturucu tüccarı "Asit" Ömer, Türkiye'nin en zengin adamlarından biri olan Battal Çolakzade ve daha bir sürü tekinsiz insanla karşı karşıya getirecektir.
GENEL YORUM:
"Film yönetmenliği" mesleğine 1960'lı, 70'li yıllara yayılmış uzun ve başarılı bir sinema haberciliği faslından gelerek geçiş yapan Yavuz Turgul, insanı gözünün yaşına bakmaksızın iki dakikada şamar oğlanına çevirebilen bu acımasız sektörde "saygın" olmanın ve "her dönemde saygın kalabilmenin" formüllerini de kendi gazetecilik deneyimlerinin ışığında çok iyi bilen bir sanatçı... Bu yüzden de çevresine ta "Eşkıya" yıllarından bu yana, öyle rastgele dokunmanın yürek isteyeceği bir "zırh" örmüş durumda... Ki bu erişilmezlik zırhının batı sinemasındaki az sayıda karşılığından iki ünlü örnek olarak, aklıma hemen Stanley Kubrick ve John Ford'un ketum hayat tarzları gelmekte...
Turgul, son 26 yıldır uzun aralıklarla film yönetiyor ve bizler de paşa paşa gidip onun filmlerini izliyor, ardından ellerimiz parçalanırcasına alkışlıyoruz. Bu alkışlarımız, yapıtlarının tartışmasız biçimde çok yetkin olduğu "yönetmenlik" tarafında elbette ki gönülden geliyor; fakat "hikâyeleri" söz konusu olduğunda ise esaslı bir Turgul eleştirisi yapabilmek ne mümkün!
Sözgelimi, kült filmlerinden "Eşkıya" için "Türkiye Cumhuriyeti suç tarihinde şimdiye kadar kaç mahkûm kesintisiz 30 yıl hapis yatmıştır, zaten on yılda bir çıkan af kararları buna asla izin vermedi ki" diyebilen herhangi bir eleştirmen gördünüz mü? Ya da, "Böylesine baş döndürücü bir iletişim çağında, her nasılsa 30 yıl hapis yatabilmiş bir adamın özgürlüğüne kavuştuğunda -köyünün de üzerinde kurulu bulunduğu- Hasankeyf'in baraj yapımı nedeniyle sular altında kalışını ilk kez olay mahallinde gözleriyle görerek öğrenmesi ne derece mantıklı bir durumdur?" diyebilen bir tek Allah'ın kulunu...
Benzer türden eleştirileri, "Gönül Yarası" ve "Kabadayı" gibi, kâh hem yazıp hem yönettiği, kâh yalnızca senaryosunda imzası bulunan diğer bazı yapıtları için de rahatlıkla dile getirebilmek mümkün...
Ancak, isteyerek ya da istemeyerek yaratmış olduğu devâsâ saygı miti nedeniyle sinema yazarlarının bu saatten sonra Turgul'a yaklaşabilmesi, ona -hadlerini aşarak- keskin eleştiriler getirebilmesi öyle pek de kolay değil... O yüzden, Üstad çekiyor, bizler de (karşımızda "kolay lokma" Mahsun Kırmızıgül olmadığı için) her yeni yapıtında peşinen ayılıp bayılıyor ve kendisini ölçüsüz bir iltifata boğuyoruz.
Ben derim ki birilerinin artık Turgul'a -gerekiyorsa dayak yemek pahasına- şu acı gerçeği dillendirmesi gerekiyor:
Büyük bir yönetmensiniz sevgili Yavuz Turgul, gerçekten de bu ülkenin sinema tarihinde her zaman ilk 10'a girebilecek aşkınlıkta bir yönetmensiniz... Lâkin, senaryolarınızın, ya da en azından -"Muhsin Bey" gibi bireysel dramaların ötesine taşma eğilimi içindeki- karmaşık senaryolarınızın sizden daha aşkın bir senaristin süpervizörlüğüne ihtiyacı var... Yerli ya da yabancı bir süpervizör olabilir bu kişi, hiç fark etmez. Fakat, titiz bir mantık ve kalem erbabı, her filminizde karşımıza çıkan irili ufaklı eksik ve gedikleri sihirli dokunuşlarla kapatmalı...
İnsanları bir kez daha, ta bir yıl öncesinden David Fincher'ın "Yedi"si ya da Bryan Singer'in "Olağan Şüpheliler"i düzeyinde bir senaryo beklentisine soktunuz; fakat yine taşlar tam olarak yerli yerine oturmadı.
Bu yüzden, o güzelim hayâllerinizi kafası sizden daha az yorgun bir yârene aktarmalı ve hayâllerinizin son aşamasını -yüksek bir güven duyacağınız- o partnerin şekillendirmesini de peşinen kabullenmelisiniz. 143 dakikalık bir polisiye serüven filminin temel entrikası başka türlü yürümez çünkü!
Fakındaysanız, bugünlerde ortalık "Av Mevsimi"nden çıktığında "Çok güzel bir filmdi, fakat izlerken biraz sıkıldım" diyenlerden geçilmiyor. "Çok güzel bir film" ile "İzlerken sıkıldım" kesinlikle bir arada bulunamayacak iki yaklaşım tarzı olduğuna göre, takdir edersiniz ki bu işte bir terslik var demektir.
FİLMİN ARTILARI:
- Bir bütün olarak oyuncu kadrosu ve oyuncu yönetimi / Başta Okan Yalabık olmak üzere, bütün oyuncular ya çok iyi ya da en azından vasatın üzerindeydi.
- Giriş jeneriği tasarımı ve buna eşlik eden müzik / Son derece zor, fakat o oranda da yaratıcı bir açılıştı.
- 35 mm negatif film ve kamera kullanılarak çekilen müthiş keskinlikteki görüntüleri, Uğur İçbak'ın bizlere bu görüntüleri sunan usta işi görüntü yönetimi / "Red", "Arri" ya da "Genesis" dijital kamera seçenekleri hakkında kim ne derse desin, görünen o ki eski usûl 35 mm negatif film kamerası doygun bir sinemasal görüntüde hâlâ rakipsiz!
- Uzun yıllardır ("New York'ta Beş Minare" hariç) hiç bir Türk filminde görmediğimiz kalitedeki 5.1 Dolby Dijital ses miksajı / Kalabalık gürültüleri, otomobil motorları, polis telsizleri gibi dip sesler izlerken resmen salonun içinde uçuşuyordu!
FİLMİN EN GÜZEL "SÖZÜ:
"Yaşasın cinayet masası!"
(Emekli olan cinayet masası dedektifinin uğurlama partisinden)
FİLMİN EN GÜZEL DİYALOĞU:
Cinayet masası dedektifi Deli İdris (Cem Yılmaz) ile çömez dedektif Hasan'ın (Okan Yalabık) telefon konuşmasından:
- Abi, siz hiç uyumaz mısınız?
- Uyumayız.
FİLMİN SİNEMASAL ZİRVE NOKTASI:
Dedektif Ferman ve yardımcısı İdris'in Adanalı para babası Battal Bey'in köşküne yaptıkları (polisin soruşturma yürütürken nüfuzlu biri karşısında duyduğu tedirginliği mükemmelen yansıtan) ilk ziyaret / Bu ziyaret sırasında kurulan çok başarılı görsel atmosfer, titiz sanat yönetimi ve çekimlerdeki yüksek kalite...
FİLMİN TEMEL ZAAFLARI:
Sırlarını çok kısa sürede ele veren, bazı yerlerde de açıkça patlayan, yeterince ince işçilikle örülmemiş senaryosu...
Şöyle ki;
- Polis teşkilâtının, görevi başında şehit edilen İdris gibi kıdemli bir dedektife resmî cenaze töreni düzenlememesi, ya da en azından bizim bu töreni göremememiz; ayrıca İdris'in kaybedilmesinin acısının (manevî babası konumundaki Ferman da dahil olmak üzere) teşkilât içinde çok çabuk ve yüzeysel bir biçimde geçip gitmesi,
- Görev başındaki bir polis tarafından ağzı-burnu kırılan mekân sahibi saygın bir işadamının o polis hakkında dâvâcı olmaya gerek duymaması; polisin de böylesine pervasız davranışları hiç çekinmeden sergileyebilmesi,
- Şener Şen'in yaşı ve fiziksel şeraitinin, Türk polis teşkilâtı içindeki yaş haddi kuralları gereğince görev yapmaya uygun olmaması,
- Polisteki ekip çalışması bilinci ve profesyonelliğin en basit kurallarına bile uymayan, her ânı çok acemice bir "uyuşturucu yuvası" baskını; bu baskında ölen ve yaralanan insanlar için Ferman ve İdris'in (üstlerinden bir-iki fırça cümlesi duymaları haricinde) ciddi hiç bir hukuksal kovuşturmayla karşı karşıya gelmemesi,
- "Cesetten sinen ağır koku" esprisinin kriminal gerçekler açısından doğru bir saptama olmakla birlikte, filmde, baştan sona kadar aşırı sıklıkla tekrar edilen bir motif olarak giderek kabak tadı vermesi; bu yüzden de gerçeklikten sapması,
- Battal Çolakzade gibi bir adamın, elinin altındaki onca kudret ve imkâna rağmen, her aşamasında bizzat başında bulunmak zorunda olduğu ve yürütürken de sayısız açık verdiği çok basit bir suç planı yapması,
- İyi bir yükseköğrenimden gelen çömez dedektif Hasan'ın, kendi iradesiyle seçtiği bir mesleğin zorlukları hakkında en küçük bir fikrinin dahi bulunmaması ve neredeyse her aşamada sürekli şaşırması; dahası böyle bir mesleğin kendisine kazandıracağı zengin deneyimleri ve ufku kolayca "lokantacılığa" tercih etmesi,
- Entrikası daha ilk yarının sonlarına doğru çözülen bir hikâye için, 143 dakikalık sürenin çok uzun olması,
- Ve filmin hikâye kalitesinin işleniş kalitesinden daha geride kalmasına neden olan bir çok irili ufaklı netameli nokta...
Ayrıca (doğrudan senaryoyla ilişkili olmamakla birlikte);
- İdris'in mağaza sahibini dövdükten sonra yaralanan elinin sonraki planlarda çabucak iyileşmesi,
- İdris'in, suçla ilişkisinden kuşkulandığı Battal Çolakzade'nin evine yaptığı baskında, kendisini faka bastıran özel güvenlik görevlisi silahını çekmiş koridorda ilerlerken çalışma odasının kapısının dışarıdan kapalı, ancak oda içi planda ve güvenlik kamerası kadrajında ise açık olması (Çünkü, kapıyı açma girişimi İdris'e karşılık vermek için şans sunacaktı; ancak böyle bir şans da olayın akışını tamamen tersyüz edebilirdi),
- İnsan bileğinin, erişim açısından hayli kör bir noktası olan avuç içi tarafının, kendisine saldıran kişi karşısında çırpınan ve onu tırmalamaya çalışan bir kurbanın muhatabına verebileceği "birincil zarar bölgesi" olarak kabul edilmesinin. Ferman'ın sürekli böyle bir ipucunun peşinde koşmasının anlamsızlığı (Gerçek hayattaki bir boğuşmada bu tür bir tırmalamanın mümkün olup olmadığını bir dostla fiilen denemenizi öneririm!),
- Battal Çolakzade'nin insanlık dışı talebine yardımcı olan cerrahın günlerdir yemeyip içmeyip evde hazır bir vaziyette polisleri bekliyor oluşu gibi devamlılık, mantık ve kurgu hataları...
Öte yandan, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nda bu filmi izleyip yaş sınıflandırmasını yapan Kurul'un saygıdeğer üyelerine de çok net bir sorum olacak (Çünkü, söz konusu Kurul'da pedagogların, sosyologların, uzman sinemacıların falan görev yaptığını biliyorum):
İçinde birden fazla sayıda silahlı çatışma, kanlı şiddet, ölüm sahnesi, morg ortamı, kesik eller, argo diyaloglar, bireysel zorbalık gösterileri, alkol ve sigara tüketimi bulunan böylesine sert bir filme "7A" (7 yaşından küçük izleyiciler ebeveynlerinin gözetiminde izleyebilir) kararı alırken herhangi bir vicdanî ya da meslekî rahatsızlık duymadınız mı? Ne o, yoksa sinema sektöründeki herkesi bir biçimde sarıp sarmalayan "Yavuz Turgul tedirginliği" sizleri de mi etkisi altına aldı yoksa?
Rahatlıkla kanıtlayabileceğim bir hususu bu vesileyle altını çizerek bilginize sunmuş olayım:
"Av Mevsimi" filminin, başta ABD ve AB üyeleri olmak üzere, gösterime sunulması muhtemel bütün uygar ülkelerde böylesi bir içerikle alabileceği en hafif sınıflandırma etiketi "15A"dır. Ki çocukları ve gençleri zararlı iletilerden koruma noktasında çok daha titiz davranan İngiltere gibi bazı AB ülkelerinde bu sınırlama 18'e kadar çıkabilir.