serapmisali
Super Üye
Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını Türküsünün Hikâyesi
Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını Türküsünün Hikâyesi
Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını Türküsünün Hikâyesi
Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını Türküsü - Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını Türküsünün
Her biri bilinmez bir mezar şimdi. Mezar taşları ürpertir, ürkütür
insanı. Ama beni, o hassas melteme bile dayanamayacak kadar hafif vücutları,
yüreklerinin çektikleri, katlandıkları ve yaşadıkları dillere destan,
ateş dolu, acı dolu hayatları daha çok ürpertmiştir hep. Mezar
taşlarından daha fazla.“Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu’yu” demiş
ozan. Demiş ya! Ne yürekten demiş, ne Doğru demiş. Anadolu’m benim. Günde
bin güzellik görüp, birine vurulduğumuz. Gam ile dert ile yoğrulduğumuz.
Gök gözlü, güneş yüzlü, derin sözlü, yarım özlü. Ekmek’ini el ile paylaşan,
çarşambasını sel alan, sevdiklerini el alan. Kor yürekli, demir bilekli,
başı bulutlarda yiğitlerin, vefalı, sadık, vefakâr, örük saçlı, uzun boylu
yapalakların, tuğ sunaların, toraşamların, gül yüzlü güzellerin, ceylanların,
efsanelerin, lav gibi fışkıran yüreklerin, düğünlerin, halayların, türkülerin,
ağaların, beylerin, ozanların ve dillere destan âşıkların diyarı Anadolu’m.
Anadolu’m benim. Kerem ile Aslı’sı var, Ferhat ile şirin’i var, Leyla ile
Mecnun’u var, Elif ile Mahmut’u, Sürmeli bey’i, Şah İsmail’i, Sümmani’si var.
Dil hangi birine döner, yürek hangi birine katlanır. Ve kalem hangi birini
yazabilir. Yazıpta başedebilirki.
İşte Senem ile Yazıcı oğlu da bu yürek yangınlarını çekmiş binlerce kor yığınından
sadece ikisi.
Tülü mayalar, kırk atlar koçlar, taylar kuzular, gökçe gelinler ve koç yiğitlerden
kurulu örük kervanı Binboğa dağlarının üstünden aşıp, güneş’in kızıla boyanıp
battığı Tanır yaylasına doğru ince bir çizgi gibi, bir uçtan bir uca süzülüp
geçti. Günlerdir at üstündeki aşiret mensupları yorulmuşlar, bunalmışlardı.
Ama yol bitmiş sınırın hemen yanı başındaki konak yeri Yapalak görünmüştür.
Akşamüstü yaylaya ulaşınca kervanın en önünde giden tülü mayadan yaşlı bir
Yörük beyi sıçrayıp indi. Arkasında uzanan kervana dur etti ve bağırdı.
“Konak yerimiz buradır. Atlar bağlana, denkler çözüle tez elden çadırlar
kurula Allah hayıra getire dedi ”Yiğitler atlarından, gelinler tülü
mayalarından indiler. Birkaç genç kadın, Yörük beyinin indiği devenin
yedeğindeki al bir at’tan, genç bir kızı incitmekten korkar gibi tutup
indirdiler yere. Altına kilim serildi. Üstüne gölgelik çekildi hemen. Bağdaş
kurup oturdu genç Yörük kızı yere. Omuzunun bir ucundan bir ucuna fişeklik
çevriliydi. Belinde gümüş saplı bir hançer takılıydı. İran ipeğindendi tüm
giysileri. Samur saçları başındaki yeşil berenin içinde toplanmış, kenarlarından
taşmıştı. Uzun boylu, beyaz tenli, simsiyah gözlü, ceylan bakışlı, bakanın bir
daha baktığı, görenlerin yüreklerini yaktığı bir ahuydu bu. Ne Tanır, ne
Binboğalar nede bu küçük Yapalak, böyle bir güzele çadır açmamış, böyle bir
ceylana raslamamışlardı. Yayla böyle bir güzel görmemişti.
Tez elden çadırlar kuruldu. Atlar kuzular koyunlar çayır’a salındı. Beyin
siyah çadırından geniş obası kuruldu. Tüfekler, sazlar asıldı çadır direklerine.
Ay orta yere gelip dolandı. Mehtap bir uçtan bir uca ışığıyla doldu yapalak’a.
Yörükler meydan yerinde yaktıkları, gökyüzüne uzanan bir ateş yığınının başında,
geceye teslim ettiler ilk günlerini.
Ertesi sabah hemen duyuldu Tanır’a Yörüklerin gelip yerleştikleri. Adettendi,
yerli halk gelip hoş geldiniz derdi. Birkaç ay kalıp sonra gidecek olan bu
göçebe Yörükleriyle kardeş gibi geçinirlerdi. Hoşgeldine gitmek bölgenin ağasına
düşerdi. Ağa yanına bölge büyüklerini toplar, kadınını yanına alır, gider yeni
misafirleriyle tanış olurdu. Yine öyle oldu. Tanır’ın şanlı Bey’i Yazıcı oğlu
köyünün büyüklerini çağırıp, başlarına da oğlu Osman’ı katıp hoş geldine
gönderdi Yörük içine. Atlayıp atlarına, vardılar Yörük yaylasına yerliler.
Yörükler hürmetle yürekten karşıladılar gelenleri. Koşup ağaya haber verdiler.
Kara çadırından önce ak saçlı örük beyi, ardında o ahu gözlü, fidan boylu ceren
çıktı. Bir hançer gibi dikildi karşılarına. Başı yularda iki eli böğründe
Daha buyrun diyemeden, ziyaretçilerin başında atın üstünde bir kartal gibi
duran yemyeşil gözlü, kartal bakışlı çınar gibi heybetli Osman’a takıldı gözleri.
Bir yıl gibi sürdü ikisi içinde bu bakışlar. Bakıştılar.
Buyrun dedi Yörük bey’i. Yanında hala, yere saplı bir hançer gibi duran kıza
döndü. Senem dedi: Atı tut kızım. Koştu Senem adetleri gereğince, gelen
kafilenin bey’i ile hanım ağasının atının yularına sarıldı. Kadında Osman’da
indiler atlarından. Tam kafile Yörük illeri gelenekleri gibi halka tutup
oturdular. Hoş geldiniz edildi. Kahveler, katıklar içildi, konuşulup tanışıldı.
Ama iki gencin aklı ve gözleri bir an bile ayrılmadı birbirlerinden. İşte diyordu
Senem! Kendimi kollarına teslim edebileceğim, erim, erkeğim diyebileceğim
çınar gibi bir yiğit. İşte diyordu Yazıcı oğlu Osman’a. Yazıcı oğlu Osman’da;
Baba evine götürebileceğim, övünç duyup yaslanacağım, bir ahu diyordu
kendi kendine.
Akşama kadar kalındı Yörük yaylasında. Geniş sofralar yazıldı yere, koyunlar
kızartıldı, katıklar yayıldı, yenildi içildi. Ama Senem’le Osman bir kere düşen
bir kor yığını gibi, bakıp durdular birbirlerine. Akşam Yörüklerden ayrılıp
Tanır’a doğru yola çıktıkları zaman, Osman yüreğinden bir parçanın yapalakta
kaldığını hissetti. Senem yüreğinden bir parçanın kopartılıp alındığını,
içinden bir şeylerin eksildiğini sandı. Günler akıp geçti. Ne Senem ne de Osman
unutamadılar birbirlerini. Bir bahane bulup yeniden gidemedi Osman Yörük çadırına.
Senem obadan dışarıya ayak atamadı.
Ama seven yürek neler etmez ki, her şeyin çaresi bulundu. Bir Yörük kadını
yardım etti bey kızına Bey oğlu atlayıp atına Seneme koştu.Ay ışığında her
buluşup konuşmalarında daha çok yandı yürekleri, daha çok sevdiler, daha çok
bağlandılar birbirlerine.
Sevda bu. Çaresi olmazsa sarartıp soldurur, öldürür adamı. Senem de Osman da
aynı ateşte kavruldular. Senem seviyordu ama çaresizdi. Biliyordu ki babası
obadan dışarı kız vermezdi. Töreler böyleydi. Osman düşündü, bir Yörük kızını
eve almazdı babası. Kaçalım dediler bir gün. Yok dedi Senem. Kaçalım dedi oğlan
yok dedi Senem. Ben böyle bir ateşle yana yana ölürümde kaçmam. Kaçıp yere yıkmam
başını babamın. Babamın başını yere yıkamam. Başka çare yok. Kaideleri yıkacak,
iki sevdalıyı birbirine kavuşturacak, ağır kuvvetli Yörük beyine bir dünür
kafilesi gerekti.
Bir yiğit sararıp solar erir giderde, bir bey kadını hatun anası hissetmez mi?
Gayrı sordular, Osman anlattı. Bir tek oğlanın derdine çare bulmak, onu bu
dertten bu acıdan kurtarabilmek için kaideleri bir bir yıktı babası. Etraf
çevrelerden ağalar toplandı. Dünür kafilesi ve hediyeler hazırlanıp vardı Yörük
ağasına. Bir sevinç bir umut düştü içine Senem’in, bir sevinç doldurdu içini
Osman ağanın. Ne kaldı ki aha bugün olsa yarın kavuşuverirler. Birbirlerine
yakışan nazarlık bir çift olular. Allah’ın emriyle dediler kızını istediler.
Allah yazdıysa biz ne edek velâkin obamızın kanunları vardır. İhtiyarlarımıza
soralım, bir kaç gün izin verin düşünelim, iletiriz kararımızı. İsteriz ki
kızımız oğlunuza kurban ola, böyle bir beyin gelini ola. Ama töreler dediler.
Umut içinde döndü dünür kafilesi. Bir yangın düştü içine Yörük beyinin. Ama
ölürde törelerini yıkmaz, aşiretin dışına kız vermezdi. Fakat bu çevrenin en
güçlü adamı dünür geliyor. Vermezlerse basarlar obayı alır kaçırırlar kızı.
Onlar basmadan biz kaçmalıyız dedi oba yaşlılarına. Hemen o gece çadırlar söküldü,
sürü toplandı, kervan hazırlandı. Ve Senem içi kan ağlıyor. Bir ölüden farksız.
Tüm oba yiğitlerinin arasında çekilip gittiler Yapalaktan. Bir gecede
toplandılar gittiler.
Ertesi gün tüm Tanırlılar boş buldular yaylayı. Bin yerinden hançerlenmiş gibi
inledi yıkıldı, bir ölüden farksız oldu Osman. Her yana haberler salındı,
sözcüler gönderildi. Aylar yıllar sürdü bu arayış. Ama ne Yörük kervanının
izine rastlandı, ne de Senemden bir haber alındı.
Yıllar geçti aradan yandı yıkıldı Osman, ama Senemden bir haber alamadı. Talih’i
her gün biraz daha karardı. Bir düğünde bir gözünü kaybetti. Değen saçmalarla
birlikte anası babası öldü. Günler yel gibi geldi geçti. Onun içindeki yangın
geçmedi unutamadı Senem’i. On yıl, yirmi yıl, elli yıl, atmış yıl geçti,
bir haber gelmedi Senem’den.
Sonra bir yaz günü evinin önünde oturup çocuklarıyla oynarken; Köyün çerçicisi
bir ermeni vardı. O geldi koşarak yanına. Ağam dedi! Ağam kurban olam
haberler ne ki haberler. Desem yıkılırmısın yoksa sevinirmisin. Eski bir
yaraya tuz mu atarım. Anlat dedi Yazıcıoğlu. Anlat hele ne istersin. Haberin
hayırlıysa tarla veririm, değilse çek git.
Kozan’daydım dedi ermeni çerçi, mal satardım. Açmış oturmuştum metamı, buğday
almış kumaş verirdim. İki büklüm bir ihtiyar geldi yanıma. Saçları ak,
gözlerinin feri sönmüş bir ihtiyar kadın. Oğul dedi nerelisin. Tanırlıyım ana
dedim. Osman ağayı bilir misin dedi. Bilirim elbet dedim. İnsan köyünün
ağasını bilmez mi?
Kuşağından bir çıkını çıkarttı. Aha bu lapatan’ı elime tutuşturup, Osman ağaya
söyle Senem ananın selamı var, yüreği yüreğinle birdir. Kimseye yar olmamıştır.
Bir yayla kızı gibi sevmiş bir yayla kızı gibi sadık kalmıştır de, Ama gayrı
her şey geçti. Gelip aramaya, arayıp sormaya de. Ağam selam yerde kalmazmış
getirdim sana, Gayrı sen bilirsin dedi ermeni çerçi. Yüreğinde yetmiş
yıl evvelin koru yeniden yandı. Osman Ağanın içinde kaynar bir şey aktı.
Altınlar tarlalar verdi ermeni çerçiye. At hazırlattı, yanında iki adam
düştü kozanın yoluna. Osman Ağa Senem ile buluştu mu bunu bilmiyoruz ama
Maraş'ta Tanır da. Toros'lar da, Avşar illerinde ne zaman bir düğün kurulsa;
Önce Osman ağanın aldığı haberden sonra söylediği türküyü söyler kadınlar
erkekler. Yankıları Torosların Binboğaların ötesine doğru yanık bir ses,
yanık bir yürek. Nerede bir gece toplantısı olsa, yaşlılar genç'lere Senem
ile Yazıcıoğlu Osman’ın sevdalarını anlatırlar hep.
Türkünün Sözleri
Aşan bilir karlı dağın ardını
Çeken bilir ayrılığın derdini
Bülbül kaça aldın gülün nargını
Gül alıp satmanın zamanı değil
Yaprak gazel olmuş duruyor dalda
Vefasız güzelden bize ne fayda
Bu ayda olmazsa gelecek ayda
Ölürüm vazgeçmem sevdiğim senden
Selvinin dalları boyundan uzun
Yavrular gözüme bir salkım üzüm
Ölmeden görseydi o yâri gözüm
Koyun kuzu kurban olur o zaman
Ayşegül Göktepe (Radyo Program Yapımcısı)
Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını Türküsünün Hikâyesi
Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını Türküsü - Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını Türküsünün
Hikâyesi - Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını Türküsünün Sözleri
Her biri bilinmez bir mezar şimdi. Mezar taşları ürpertir, ürkütür
insanı. Ama beni, o hassas melteme bile dayanamayacak kadar hafif vücutları,
yüreklerinin çektikleri, katlandıkları ve yaşadıkları dillere destan,
ateş dolu, acı dolu hayatları daha çok ürpertmiştir hep. Mezar
taşlarından daha fazla.“Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu’yu” demiş
ozan. Demiş ya! Ne yürekten demiş, ne Doğru demiş. Anadolu’m benim. Günde
bin güzellik görüp, birine vurulduğumuz. Gam ile dert ile yoğrulduğumuz.
Gök gözlü, güneş yüzlü, derin sözlü, yarım özlü. Ekmek’ini el ile paylaşan,
çarşambasını sel alan, sevdiklerini el alan. Kor yürekli, demir bilekli,
başı bulutlarda yiğitlerin, vefalı, sadık, vefakâr, örük saçlı, uzun boylu
yapalakların, tuğ sunaların, toraşamların, gül yüzlü güzellerin, ceylanların,
efsanelerin, lav gibi fışkıran yüreklerin, düğünlerin, halayların, türkülerin,
ağaların, beylerin, ozanların ve dillere destan âşıkların diyarı Anadolu’m.
Anadolu’m benim. Kerem ile Aslı’sı var, Ferhat ile şirin’i var, Leyla ile
Mecnun’u var, Elif ile Mahmut’u, Sürmeli bey’i, Şah İsmail’i, Sümmani’si var.
Dil hangi birine döner, yürek hangi birine katlanır. Ve kalem hangi birini
yazabilir. Yazıpta başedebilirki.
İşte Senem ile Yazıcı oğlu da bu yürek yangınlarını çekmiş binlerce kor yığınından
sadece ikisi.
Tülü mayalar, kırk atlar koçlar, taylar kuzular, gökçe gelinler ve koç yiğitlerden
kurulu örük kervanı Binboğa dağlarının üstünden aşıp, güneş’in kızıla boyanıp
battığı Tanır yaylasına doğru ince bir çizgi gibi, bir uçtan bir uca süzülüp
geçti. Günlerdir at üstündeki aşiret mensupları yorulmuşlar, bunalmışlardı.
Ama yol bitmiş sınırın hemen yanı başındaki konak yeri Yapalak görünmüştür.
Akşamüstü yaylaya ulaşınca kervanın en önünde giden tülü mayadan yaşlı bir
Yörük beyi sıçrayıp indi. Arkasında uzanan kervana dur etti ve bağırdı.
“Konak yerimiz buradır. Atlar bağlana, denkler çözüle tez elden çadırlar
kurula Allah hayıra getire dedi ”Yiğitler atlarından, gelinler tülü
mayalarından indiler. Birkaç genç kadın, Yörük beyinin indiği devenin
yedeğindeki al bir at’tan, genç bir kızı incitmekten korkar gibi tutup
indirdiler yere. Altına kilim serildi. Üstüne gölgelik çekildi hemen. Bağdaş
kurup oturdu genç Yörük kızı yere. Omuzunun bir ucundan bir ucuna fişeklik
çevriliydi. Belinde gümüş saplı bir hançer takılıydı. İran ipeğindendi tüm
giysileri. Samur saçları başındaki yeşil berenin içinde toplanmış, kenarlarından
taşmıştı. Uzun boylu, beyaz tenli, simsiyah gözlü, ceylan bakışlı, bakanın bir
daha baktığı, görenlerin yüreklerini yaktığı bir ahuydu bu. Ne Tanır, ne
Binboğalar nede bu küçük Yapalak, böyle bir güzele çadır açmamış, böyle bir
ceylana raslamamışlardı. Yayla böyle bir güzel görmemişti.
Tez elden çadırlar kuruldu. Atlar kuzular koyunlar çayır’a salındı. Beyin
siyah çadırından geniş obası kuruldu. Tüfekler, sazlar asıldı çadır direklerine.
Ay orta yere gelip dolandı. Mehtap bir uçtan bir uca ışığıyla doldu yapalak’a.
Yörükler meydan yerinde yaktıkları, gökyüzüne uzanan bir ateş yığınının başında,
geceye teslim ettiler ilk günlerini.
Ertesi sabah hemen duyuldu Tanır’a Yörüklerin gelip yerleştikleri. Adettendi,
yerli halk gelip hoş geldiniz derdi. Birkaç ay kalıp sonra gidecek olan bu
göçebe Yörükleriyle kardeş gibi geçinirlerdi. Hoşgeldine gitmek bölgenin ağasına
düşerdi. Ağa yanına bölge büyüklerini toplar, kadınını yanına alır, gider yeni
misafirleriyle tanış olurdu. Yine öyle oldu. Tanır’ın şanlı Bey’i Yazıcı oğlu
köyünün büyüklerini çağırıp, başlarına da oğlu Osman’ı katıp hoş geldine
gönderdi Yörük içine. Atlayıp atlarına, vardılar Yörük yaylasına yerliler.
Yörükler hürmetle yürekten karşıladılar gelenleri. Koşup ağaya haber verdiler.
Kara çadırından önce ak saçlı örük beyi, ardında o ahu gözlü, fidan boylu ceren
çıktı. Bir hançer gibi dikildi karşılarına. Başı yularda iki eli böğründe
Daha buyrun diyemeden, ziyaretçilerin başında atın üstünde bir kartal gibi
duran yemyeşil gözlü, kartal bakışlı çınar gibi heybetli Osman’a takıldı gözleri.
Bir yıl gibi sürdü ikisi içinde bu bakışlar. Bakıştılar.
Buyrun dedi Yörük bey’i. Yanında hala, yere saplı bir hançer gibi duran kıza
döndü. Senem dedi: Atı tut kızım. Koştu Senem adetleri gereğince, gelen
kafilenin bey’i ile hanım ağasının atının yularına sarıldı. Kadında Osman’da
indiler atlarından. Tam kafile Yörük illeri gelenekleri gibi halka tutup
oturdular. Hoş geldiniz edildi. Kahveler, katıklar içildi, konuşulup tanışıldı.
Ama iki gencin aklı ve gözleri bir an bile ayrılmadı birbirlerinden. İşte diyordu
Senem! Kendimi kollarına teslim edebileceğim, erim, erkeğim diyebileceğim
çınar gibi bir yiğit. İşte diyordu Yazıcı oğlu Osman’a. Yazıcı oğlu Osman’da;
Baba evine götürebileceğim, övünç duyup yaslanacağım, bir ahu diyordu
kendi kendine.
Akşama kadar kalındı Yörük yaylasında. Geniş sofralar yazıldı yere, koyunlar
kızartıldı, katıklar yayıldı, yenildi içildi. Ama Senem’le Osman bir kere düşen
bir kor yığını gibi, bakıp durdular birbirlerine. Akşam Yörüklerden ayrılıp
Tanır’a doğru yola çıktıkları zaman, Osman yüreğinden bir parçanın yapalakta
kaldığını hissetti. Senem yüreğinden bir parçanın kopartılıp alındığını,
içinden bir şeylerin eksildiğini sandı. Günler akıp geçti. Ne Senem ne de Osman
unutamadılar birbirlerini. Bir bahane bulup yeniden gidemedi Osman Yörük çadırına.
Senem obadan dışarıya ayak atamadı.
Ama seven yürek neler etmez ki, her şeyin çaresi bulundu. Bir Yörük kadını
yardım etti bey kızına Bey oğlu atlayıp atına Seneme koştu.Ay ışığında her
buluşup konuşmalarında daha çok yandı yürekleri, daha çok sevdiler, daha çok
bağlandılar birbirlerine.
Sevda bu. Çaresi olmazsa sarartıp soldurur, öldürür adamı. Senem de Osman da
aynı ateşte kavruldular. Senem seviyordu ama çaresizdi. Biliyordu ki babası
obadan dışarı kız vermezdi. Töreler böyleydi. Osman düşündü, bir Yörük kızını
eve almazdı babası. Kaçalım dediler bir gün. Yok dedi Senem. Kaçalım dedi oğlan
yok dedi Senem. Ben böyle bir ateşle yana yana ölürümde kaçmam. Kaçıp yere yıkmam
başını babamın. Babamın başını yere yıkamam. Başka çare yok. Kaideleri yıkacak,
iki sevdalıyı birbirine kavuşturacak, ağır kuvvetli Yörük beyine bir dünür
kafilesi gerekti.
Bir yiğit sararıp solar erir giderde, bir bey kadını hatun anası hissetmez mi?
Gayrı sordular, Osman anlattı. Bir tek oğlanın derdine çare bulmak, onu bu
dertten bu acıdan kurtarabilmek için kaideleri bir bir yıktı babası. Etraf
çevrelerden ağalar toplandı. Dünür kafilesi ve hediyeler hazırlanıp vardı Yörük
ağasına. Bir sevinç bir umut düştü içine Senem’in, bir sevinç doldurdu içini
Osman ağanın. Ne kaldı ki aha bugün olsa yarın kavuşuverirler. Birbirlerine
yakışan nazarlık bir çift olular. Allah’ın emriyle dediler kızını istediler.
Allah yazdıysa biz ne edek velâkin obamızın kanunları vardır. İhtiyarlarımıza
soralım, bir kaç gün izin verin düşünelim, iletiriz kararımızı. İsteriz ki
kızımız oğlunuza kurban ola, böyle bir beyin gelini ola. Ama töreler dediler.
Umut içinde döndü dünür kafilesi. Bir yangın düştü içine Yörük beyinin. Ama
ölürde törelerini yıkmaz, aşiretin dışına kız vermezdi. Fakat bu çevrenin en
güçlü adamı dünür geliyor. Vermezlerse basarlar obayı alır kaçırırlar kızı.
Onlar basmadan biz kaçmalıyız dedi oba yaşlılarına. Hemen o gece çadırlar söküldü,
sürü toplandı, kervan hazırlandı. Ve Senem içi kan ağlıyor. Bir ölüden farksız.
Tüm oba yiğitlerinin arasında çekilip gittiler Yapalaktan. Bir gecede
toplandılar gittiler.
Ertesi gün tüm Tanırlılar boş buldular yaylayı. Bin yerinden hançerlenmiş gibi
inledi yıkıldı, bir ölüden farksız oldu Osman. Her yana haberler salındı,
sözcüler gönderildi. Aylar yıllar sürdü bu arayış. Ama ne Yörük kervanının
izine rastlandı, ne de Senemden bir haber alındı.
Yıllar geçti aradan yandı yıkıldı Osman, ama Senemden bir haber alamadı. Talih’i
her gün biraz daha karardı. Bir düğünde bir gözünü kaybetti. Değen saçmalarla
birlikte anası babası öldü. Günler yel gibi geldi geçti. Onun içindeki yangın
geçmedi unutamadı Senem’i. On yıl, yirmi yıl, elli yıl, atmış yıl geçti,
bir haber gelmedi Senem’den.
Sonra bir yaz günü evinin önünde oturup çocuklarıyla oynarken; Köyün çerçicisi
bir ermeni vardı. O geldi koşarak yanına. Ağam dedi! Ağam kurban olam
haberler ne ki haberler. Desem yıkılırmısın yoksa sevinirmisin. Eski bir
yaraya tuz mu atarım. Anlat dedi Yazıcıoğlu. Anlat hele ne istersin. Haberin
hayırlıysa tarla veririm, değilse çek git.
Kozan’daydım dedi ermeni çerçi, mal satardım. Açmış oturmuştum metamı, buğday
almış kumaş verirdim. İki büklüm bir ihtiyar geldi yanıma. Saçları ak,
gözlerinin feri sönmüş bir ihtiyar kadın. Oğul dedi nerelisin. Tanırlıyım ana
dedim. Osman ağayı bilir misin dedi. Bilirim elbet dedim. İnsan köyünün
ağasını bilmez mi?
Kuşağından bir çıkını çıkarttı. Aha bu lapatan’ı elime tutuşturup, Osman ağaya
söyle Senem ananın selamı var, yüreği yüreğinle birdir. Kimseye yar olmamıştır.
Bir yayla kızı gibi sevmiş bir yayla kızı gibi sadık kalmıştır de, Ama gayrı
her şey geçti. Gelip aramaya, arayıp sormaya de. Ağam selam yerde kalmazmış
getirdim sana, Gayrı sen bilirsin dedi ermeni çerçi. Yüreğinde yetmiş
yıl evvelin koru yeniden yandı. Osman Ağanın içinde kaynar bir şey aktı.
Altınlar tarlalar verdi ermeni çerçiye. At hazırlattı, yanında iki adam
düştü kozanın yoluna. Osman Ağa Senem ile buluştu mu bunu bilmiyoruz ama
Maraş'ta Tanır da. Toros'lar da, Avşar illerinde ne zaman bir düğün kurulsa;
Önce Osman ağanın aldığı haberden sonra söylediği türküyü söyler kadınlar
erkekler. Yankıları Torosların Binboğaların ötesine doğru yanık bir ses,
yanık bir yürek. Nerede bir gece toplantısı olsa, yaşlılar genç'lere Senem
ile Yazıcıoğlu Osman’ın sevdalarını anlatırlar hep.
Türkünün Sözleri
Aşan bilir karlı dağın ardını
Çeken bilir ayrılığın derdini
Bülbül kaça aldın gülün nargını
Gül alıp satmanın zamanı değil
Yaprak gazel olmuş duruyor dalda
Vefasız güzelden bize ne fayda
Bu ayda olmazsa gelecek ayda
Ölürüm vazgeçmem sevdiğim senden
Selvinin dalları boyundan uzun
Yavrular gözüme bir salkım üzüm
Ölmeden görseydi o yâri gözüm
Koyun kuzu kurban olur o zaman
Ayşegül Göktepe (Radyo Program Yapımcısı)