serapmisali
Super Üye
Anafikir Zeytin Giriş Gelişme Sonuç Aşk
Anafikir Zeytin Giriş Gelişme Sonuç Aşk
Anafikir Zeytin Giriş Gelişme Sonuç Aşk
Sabahın gözünü yeni açtığı saatlerden biri...
Denize sıfır bir cafe..
Kalabalık mı kalabalık. Acelesi olanların, acelesi olan adımları saçılmış her bir köşeye.
Acelem filan olduğundan değil, ya da kahvaltı aşığı biri olduğumdan da değil; canım ''şımart beni bugün'' dediğinden girip oturdum. Bir de yürüyüş esnasında aniden yanıbaşımda biten ''zeytin''ler... Yürüyüşü neredeyse beraber bitirdik, bir bırakmadılar peşimi. Buram buram zeytin kokar mı insanın burnuna? Kokuyormuş işte, ben canlı şahidiyim...
Eşortmanların gölgesinde, sağlık yürüyüşleri yapan insanlar, verdikleri 100 gramı faizleriyle geri alma adına hücum etmiş açık büfeye. Çatal bıçak sesleri mi daha çok duyuluyor, bardağa çarpan çay kaşıklarının sesi mi anlayamadım.
Açık masaya yakın masaların tümü kapılmış. Bulunabilecek en sessiz ve yiyecek tepsilerine en uzak köşelerinden birinde, 2 masa var; birinde iki hanım oturuyor. Yüzleri gözleri o kadar şişmiş ki ağlamaktan, "yirmi" üzeri "otuz" altı olduğunu anlayabiliyorum da sonuna hangi rakamı yakıştırabileceğimi bir türlü kestiremiyorum. Başka bir yerde de boş masa yok zaten, geçip oturuyorum.
Masaları ıvır zıvır dolu; telefonlar, sigara paketi, çakmak, kültablası... Bel çantaları atılmış bir köşeye, onun üzerinde şapkalar... Bir köşeye sinmiş kahve fincanları... ''Bırak dağınık kalsın'' durumları yaşanıyor anlayacağınız... Tüm bu keşmekeşliğin ortasında, tek düzenli duran obje, peçetelik. İkisinin ortasına kadar gelmiş ve eller devamlı üzerinde. Hareketlilik hiç bitmiyor, garson dolduruyor, onlar boşaltıyor.
Hani daha kahvaltılarını daha yeni yeni yaparken canlılar, "Expressi ne, ağlıyor bu kadınlar" acabaları takılıyor soru işaretleri beynimin bir köşesine kocamanından. Merak zaten var serde, masamın üzerinde duran, hesapta okumaya çalışacağım ama beceremeyeceğim gazete de iyi bir bir paravan oluyor. Çaktırmamaya çalışarak çıkartıyorum kulaklarıma Celine Dion'un muhteşem sesini taşıyan aracı kulaklıkları. Ben de biliyorum başkalarını dinlemenin ayıp olduğunu, ama saat sabahın yedisi ve ben onun, "umuma açık yerde ağlama indirimi"nden yararlanıyorum.
Konu bir "cenaze" olmalı diye bekliyor kulaklarım. Sevilen bir aile büyüğünün amansız bir kaybı. Garanti akraba ikisi, bugün defin var, sinirler iyice yalama olmuş, gözyaşları yer, mekan saat dinlemiyor. Senaryo hazır, oyuncular karşımda, yaslanmış arkama kulaklarımı yolladım yanlarına.
..................................
Gözyaşları sel gibi akıyor mübağlasız. Hani benim bile ağlayasım geliyor etrafa saçtıkları hüzün kokusundan. Kulaklarımın hassaslığı, onların volume ayarlayamadığı sesleriyle birleşince, "hayalet misafir" olarak bende kayıveriyorum masalarına.
Hiç ellemeden noktasını virgülünü, minik bir bölümünü aktarayım hemen size;
-Tamam ben de biliyorum hayatın devam ettiğini, ben de biliyorum unutacağımı. Ama ya unutuncaya kadar geçen zaman nasıl geçeçek?
(Arkadaşı hemen veriyor cevabını);
-Geçer kızım geçer, eğer her gidene bu kadar ağlasaydık, gözyaşları eritirdi yüreğimizi, ölür giderdik zaten. Daha çok yeni, 4-5 saat oldu ya ayrılalı, o bakımından... Bak haftaya geçer gider...
-Geçmez ya, geçemez... Ben çok fena aşık oldum bu sefer diyorum sana. 20 gündür beraberdik ya... Garanti 3 gün sallar beni bu ya. Offfff... çok da pis zamanda bitti abi ya, tam yılbaşı ayağı... Şimdi kiminle gidecem ben bara ya?
-Anladık be, anladık... 2 saattir bozuk plak gibi aynı şeyi tekrarlıyorsun. Bir sus be kızım, bak birazdan okula gideceğiz, milletin karşısına böyle mi çıkacağız? Devam et sen zırlamaya, bu halde nah bulursun birini(!)
-Ya kuaföre uğrarız, o toparlar bizi. Ya ben ne yapacağım şimdi yaaa... Eve kim getirecek beni, akşamları kiminle konuşacağım saatlerce? Ya ben ölmek istiyorum yaaaa...
-Manyak olma be... Değer mi onun için ölmeye? Ölsem ben ölürdüm, 3 ay çıkmıştık, ayrıldık. Ha unutabildim mi? Tabii unutamadım, bak farkında mısın bende ağlıyorum, sen anlattıkça benim aklıma o geliyor. Ama gayet mutluyum ....la. Sana da buluruz birini. Ama sus sen önce bir...
-Ya salak salak konuşma be... Bu başkaydı diyorum sana. Ya ben ne salak kızım yaa. Allah kahretmesin beee, şimdi bu dövmeyi ne yapacağım yaaa? (Göbeğine sevdiği adamın(!) baş harfini kazıtmış ta...)
-Ben dedim di mi sana harf yaptırma diye! Laf dinlemiyorsun ki... Ama takma, onun da kolayı var, yuvarlatırız E nin kenarlarını, B olur, sorana da isminin baş harflerini kazıttım dersin, olur biter...
-Aaaa, süpersin sen kızım ya... Evet, evet, öyle yapayım ben. Bak moralimi düzelttin.
.................................................. ..
Uzayıp gidiyor dakikalar boyu bol gözyaşlı, sözümona "unutamam", "unutursun" muhabbeti... 10 dakikaya yakın dinliyorum. "Kızım seninki aşk meşk değil, hayatına bir renk lazımmış, tutmuş kolundan sokmuşsun oğlanı hayatına, neyse kurtarmış çocuk canını" diyemiyorum, resmen içim içimi yiyor. "Ölmek istiyorum abi yaa" dedikçe karşıdaki arkadaş, şeytan dikiliveriyor tepeme; "ya kalk onu boğ, ya da at kendini şu iskelenin üzerinden kurtul" diyor; kovalıyorum. Şiştikçe şişiyorum anlayacağınız. Kurdukları cümlelerle "İnanamıyorum ya," sınırlarımı o kadar zorluyorlar ki, zaman zaman indiriveriyorum gazeteyi, suratlarına bakıyorum aptal aptal... Sonra da kendi terbiyesizliğime kendim kızıp geri kapatıyorum yüzümü. Hani "sonunu nereye bağlayacaklar acaba" beklentisi öyle bir döndürüyor ki başımı, bir tarafım "kalk git evine, işe geç kalacaksın" derken, bir tarafım da "salak olma, dur, bekle, dinle bak 'aşk'a nasıl elbiseler giydiriyorlar, defile müthiş, bir daha bu kadar naklen seyredemezsin" diyor.
Onlar büyük bir hızla devam ederken "defile"lerine, "zeytin"ler geliyor aklıma. Konunun anafikrini cebime koymuş olmanın rahatlığıyla, "acaba tepsilerin dibinde bişeyler kalmış mıdır" düşünceleriyle geçiyorum doymuş olmanın ağırlığıyla midesini sıvazlayan insanların önünden. "Dur önce sizi bir doyurayım gözlerim" kuralıyla, seyrederken tepsilerde ki yiyecekleri aheste aheste, nasıl dalmışsam zeytinlerin büyüleyici cazibesine, bir bakıyorum onlar da ellerinde tepsiler "müsaade eder misiniz" kelimeleriyle giriveriyorlar zeytinlerle arama.
Zorunlu bir gülümseme yollayıp, "afedersiniz, buyrun lütfen" diyerek, geçiveriyorum arkalarına... 5 ayrı tepsi içinde, renk renk, şekil şekil duran zeytinler başında, çok ilginç ve bir o kadar da düşündüren bir konuşmaya daha tanık oluyorum.
-Almayacakmısın zeytin?
-Yok... Ben zeytini soslu severim, yoksa alamıyorum tadını, baksana bunları öylesine koymuşlar. Ayıp ya, insan bir tanesini soslar, ne biçim açık büfe burası ya?
-Aman salla be kızım. Bak ben hepsinden 2-3 tane alacağım tabağıma, bakacağım hepsinin tadına. Aslında hepsi zeytin, sos dediğin sadece bir çeşni. Sen zeytin yeme alışkanlığına sahipsen, soslansa ne farkeder, soslanmasa ne farkeder ki? Amaç zeytin yemek değil mi?
.................................................. ....
Onlar çekiyor gidiyor masalarına. Ben elimde tabak, kafamda soru işaretleri, kalakalıyorum zeytinlerin başında.
"Haklı aslında" diyorum kendi kendime...
Genelleme yaparsak, bir çoğu böyle yaşamıyor mu?
Devir, tek zeytinle yetinme devri değil, hepsinin tadına ayrı ayrı bakıp hatta değişik soslarla lezzetlendirip öyle yeme devri. Hatta işi iyice abartıp, tepsilerdeki tüm zeytinleri birbirine karıştırıp, üzerine sos döküp yeme devri. Yaş kaç olursa olsun, ağlasan da gülsen de, "lezzet" arayışı hiç bitmiyor. Damağa en uygun gelen tadı bulana kadar, tüm tepsiler didiklenip duruyor, sonra o lezzet alışkanlık oluyor. Bir zaman kadar o lezzetle doyuyor karınlar, sonra birisi aynı yiyeceğin içine farklı bir baharat katılmış bir şeklini koyuyor tepsiye, günler, aylar, hatta belki yıllar yılı nasıl yediğini unutuveriyor insan, hurraa koşuveriyor öbür tepsinin başına... Atılıveriyor yıllar yılı damağa yerleşen lezzet, yeni lezzetin peşinden koşuveriyor mideler...
Sorular, sorular, sorular... Bir tanesi kafama takıldı, bir de size sorayım dedim;
"Aşk" aslında bir zeytin tanesidir; rengi tektir. Biz onu alırız, bir takım işlemlerden geçirir, rengini değiştiririz. İçine biber koyar adını değiştiririz. Envayi çeşit soslara bular, damak tadına hitap etmesini sağlarız. "Zeytin nasıl daha lezzetli bir hale getirilir" düşüncesiyle, oynayıp dururuz.
Özetiyle şu soru; Ne yaparsan yap, neye bularsan bula, amaç sadece "zeytin yemek" midir acaba? Daha açık şekliyle; Aşık olmak istediğimiz için mi aşık oluyoruz yoksa?
Alıntı
Anafikir Zeytin Giriş Gelişme Sonuç Aşk
Sabahın gözünü yeni açtığı saatlerden biri...
Denize sıfır bir cafe..
Kalabalık mı kalabalık. Acelesi olanların, acelesi olan adımları saçılmış her bir köşeye.
Acelem filan olduğundan değil, ya da kahvaltı aşığı biri olduğumdan da değil; canım ''şımart beni bugün'' dediğinden girip oturdum. Bir de yürüyüş esnasında aniden yanıbaşımda biten ''zeytin''ler... Yürüyüşü neredeyse beraber bitirdik, bir bırakmadılar peşimi. Buram buram zeytin kokar mı insanın burnuna? Kokuyormuş işte, ben canlı şahidiyim...
Eşortmanların gölgesinde, sağlık yürüyüşleri yapan insanlar, verdikleri 100 gramı faizleriyle geri alma adına hücum etmiş açık büfeye. Çatal bıçak sesleri mi daha çok duyuluyor, bardağa çarpan çay kaşıklarının sesi mi anlayamadım.
Açık masaya yakın masaların tümü kapılmış. Bulunabilecek en sessiz ve yiyecek tepsilerine en uzak köşelerinden birinde, 2 masa var; birinde iki hanım oturuyor. Yüzleri gözleri o kadar şişmiş ki ağlamaktan, "yirmi" üzeri "otuz" altı olduğunu anlayabiliyorum da sonuna hangi rakamı yakıştırabileceğimi bir türlü kestiremiyorum. Başka bir yerde de boş masa yok zaten, geçip oturuyorum.
Masaları ıvır zıvır dolu; telefonlar, sigara paketi, çakmak, kültablası... Bel çantaları atılmış bir köşeye, onun üzerinde şapkalar... Bir köşeye sinmiş kahve fincanları... ''Bırak dağınık kalsın'' durumları yaşanıyor anlayacağınız... Tüm bu keşmekeşliğin ortasında, tek düzenli duran obje, peçetelik. İkisinin ortasına kadar gelmiş ve eller devamlı üzerinde. Hareketlilik hiç bitmiyor, garson dolduruyor, onlar boşaltıyor.
Hani daha kahvaltılarını daha yeni yeni yaparken canlılar, "Expressi ne, ağlıyor bu kadınlar" acabaları takılıyor soru işaretleri beynimin bir köşesine kocamanından. Merak zaten var serde, masamın üzerinde duran, hesapta okumaya çalışacağım ama beceremeyeceğim gazete de iyi bir bir paravan oluyor. Çaktırmamaya çalışarak çıkartıyorum kulaklarıma Celine Dion'un muhteşem sesini taşıyan aracı kulaklıkları. Ben de biliyorum başkalarını dinlemenin ayıp olduğunu, ama saat sabahın yedisi ve ben onun, "umuma açık yerde ağlama indirimi"nden yararlanıyorum.
Konu bir "cenaze" olmalı diye bekliyor kulaklarım. Sevilen bir aile büyüğünün amansız bir kaybı. Garanti akraba ikisi, bugün defin var, sinirler iyice yalama olmuş, gözyaşları yer, mekan saat dinlemiyor. Senaryo hazır, oyuncular karşımda, yaslanmış arkama kulaklarımı yolladım yanlarına.
..................................
Gözyaşları sel gibi akıyor mübağlasız. Hani benim bile ağlayasım geliyor etrafa saçtıkları hüzün kokusundan. Kulaklarımın hassaslığı, onların volume ayarlayamadığı sesleriyle birleşince, "hayalet misafir" olarak bende kayıveriyorum masalarına.
Hiç ellemeden noktasını virgülünü, minik bir bölümünü aktarayım hemen size;
-Tamam ben de biliyorum hayatın devam ettiğini, ben de biliyorum unutacağımı. Ama ya unutuncaya kadar geçen zaman nasıl geçeçek?
(Arkadaşı hemen veriyor cevabını);
-Geçer kızım geçer, eğer her gidene bu kadar ağlasaydık, gözyaşları eritirdi yüreğimizi, ölür giderdik zaten. Daha çok yeni, 4-5 saat oldu ya ayrılalı, o bakımından... Bak haftaya geçer gider...
-Geçmez ya, geçemez... Ben çok fena aşık oldum bu sefer diyorum sana. 20 gündür beraberdik ya... Garanti 3 gün sallar beni bu ya. Offfff... çok da pis zamanda bitti abi ya, tam yılbaşı ayağı... Şimdi kiminle gidecem ben bara ya?
-Anladık be, anladık... 2 saattir bozuk plak gibi aynı şeyi tekrarlıyorsun. Bir sus be kızım, bak birazdan okula gideceğiz, milletin karşısına böyle mi çıkacağız? Devam et sen zırlamaya, bu halde nah bulursun birini(!)
-Ya kuaföre uğrarız, o toparlar bizi. Ya ben ne yapacağım şimdi yaaa... Eve kim getirecek beni, akşamları kiminle konuşacağım saatlerce? Ya ben ölmek istiyorum yaaaa...
-Manyak olma be... Değer mi onun için ölmeye? Ölsem ben ölürdüm, 3 ay çıkmıştık, ayrıldık. Ha unutabildim mi? Tabii unutamadım, bak farkında mısın bende ağlıyorum, sen anlattıkça benim aklıma o geliyor. Ama gayet mutluyum ....la. Sana da buluruz birini. Ama sus sen önce bir...
-Ya salak salak konuşma be... Bu başkaydı diyorum sana. Ya ben ne salak kızım yaa. Allah kahretmesin beee, şimdi bu dövmeyi ne yapacağım yaaa? (Göbeğine sevdiği adamın(!) baş harfini kazıtmış ta...)
-Ben dedim di mi sana harf yaptırma diye! Laf dinlemiyorsun ki... Ama takma, onun da kolayı var, yuvarlatırız E nin kenarlarını, B olur, sorana da isminin baş harflerini kazıttım dersin, olur biter...
-Aaaa, süpersin sen kızım ya... Evet, evet, öyle yapayım ben. Bak moralimi düzelttin.
.................................................. ..
Uzayıp gidiyor dakikalar boyu bol gözyaşlı, sözümona "unutamam", "unutursun" muhabbeti... 10 dakikaya yakın dinliyorum. "Kızım seninki aşk meşk değil, hayatına bir renk lazımmış, tutmuş kolundan sokmuşsun oğlanı hayatına, neyse kurtarmış çocuk canını" diyemiyorum, resmen içim içimi yiyor. "Ölmek istiyorum abi yaa" dedikçe karşıdaki arkadaş, şeytan dikiliveriyor tepeme; "ya kalk onu boğ, ya da at kendini şu iskelenin üzerinden kurtul" diyor; kovalıyorum. Şiştikçe şişiyorum anlayacağınız. Kurdukları cümlelerle "İnanamıyorum ya," sınırlarımı o kadar zorluyorlar ki, zaman zaman indiriveriyorum gazeteyi, suratlarına bakıyorum aptal aptal... Sonra da kendi terbiyesizliğime kendim kızıp geri kapatıyorum yüzümü. Hani "sonunu nereye bağlayacaklar acaba" beklentisi öyle bir döndürüyor ki başımı, bir tarafım "kalk git evine, işe geç kalacaksın" derken, bir tarafım da "salak olma, dur, bekle, dinle bak 'aşk'a nasıl elbiseler giydiriyorlar, defile müthiş, bir daha bu kadar naklen seyredemezsin" diyor.
Onlar büyük bir hızla devam ederken "defile"lerine, "zeytin"ler geliyor aklıma. Konunun anafikrini cebime koymuş olmanın rahatlığıyla, "acaba tepsilerin dibinde bişeyler kalmış mıdır" düşünceleriyle geçiyorum doymuş olmanın ağırlığıyla midesini sıvazlayan insanların önünden. "Dur önce sizi bir doyurayım gözlerim" kuralıyla, seyrederken tepsilerde ki yiyecekleri aheste aheste, nasıl dalmışsam zeytinlerin büyüleyici cazibesine, bir bakıyorum onlar da ellerinde tepsiler "müsaade eder misiniz" kelimeleriyle giriveriyorlar zeytinlerle arama.
Zorunlu bir gülümseme yollayıp, "afedersiniz, buyrun lütfen" diyerek, geçiveriyorum arkalarına... 5 ayrı tepsi içinde, renk renk, şekil şekil duran zeytinler başında, çok ilginç ve bir o kadar da düşündüren bir konuşmaya daha tanık oluyorum.
-Almayacakmısın zeytin?
-Yok... Ben zeytini soslu severim, yoksa alamıyorum tadını, baksana bunları öylesine koymuşlar. Ayıp ya, insan bir tanesini soslar, ne biçim açık büfe burası ya?
-Aman salla be kızım. Bak ben hepsinden 2-3 tane alacağım tabağıma, bakacağım hepsinin tadına. Aslında hepsi zeytin, sos dediğin sadece bir çeşni. Sen zeytin yeme alışkanlığına sahipsen, soslansa ne farkeder, soslanmasa ne farkeder ki? Amaç zeytin yemek değil mi?
.................................................. ....
Onlar çekiyor gidiyor masalarına. Ben elimde tabak, kafamda soru işaretleri, kalakalıyorum zeytinlerin başında.
"Haklı aslında" diyorum kendi kendime...
Genelleme yaparsak, bir çoğu böyle yaşamıyor mu?
Devir, tek zeytinle yetinme devri değil, hepsinin tadına ayrı ayrı bakıp hatta değişik soslarla lezzetlendirip öyle yeme devri. Hatta işi iyice abartıp, tepsilerdeki tüm zeytinleri birbirine karıştırıp, üzerine sos döküp yeme devri. Yaş kaç olursa olsun, ağlasan da gülsen de, "lezzet" arayışı hiç bitmiyor. Damağa en uygun gelen tadı bulana kadar, tüm tepsiler didiklenip duruyor, sonra o lezzet alışkanlık oluyor. Bir zaman kadar o lezzetle doyuyor karınlar, sonra birisi aynı yiyeceğin içine farklı bir baharat katılmış bir şeklini koyuyor tepsiye, günler, aylar, hatta belki yıllar yılı nasıl yediğini unutuveriyor insan, hurraa koşuveriyor öbür tepsinin başına... Atılıveriyor yıllar yılı damağa yerleşen lezzet, yeni lezzetin peşinden koşuveriyor mideler...
Sorular, sorular, sorular... Bir tanesi kafama takıldı, bir de size sorayım dedim;
"Aşk" aslında bir zeytin tanesidir; rengi tektir. Biz onu alırız, bir takım işlemlerden geçirir, rengini değiştiririz. İçine biber koyar adını değiştiririz. Envayi çeşit soslara bular, damak tadına hitap etmesini sağlarız. "Zeytin nasıl daha lezzetli bir hale getirilir" düşüncesiyle, oynayıp dururuz.
Özetiyle şu soru; Ne yaparsan yap, neye bularsan bula, amaç sadece "zeytin yemek" midir acaba? Daha açık şekliyle; Aşık olmak istediğimiz için mi aşık oluyoruz yoksa?
Alıntı