Cemsari
Bilgin Üye
19,Yüzyılda Osmanlı Kamu Malıyesı
19,Yüzyılda Osmanlı Kamu Malıyesı
19. Yüzyılda Osmanlı Kamu Maliyesi
Tanzimat, gerçekleştirdiği mali reformlarla modern bir mali yapı ortaya çıkarmıştır. İmparatorluğun klasik döneminde istisna ve imtiyazların son derece yaygın olduğu adeta tesadüfi bir vergi düzeninin egemen olduğu bir durumdan, genel kurallara dayalı olarak ödeme gücü olan herkesin vergilendirildiği bir yapıya geçilmiştir. Ayrıca devlet elde ettiği bu gelirleri klasik dönemde çeşitli kişi, grup ve kuruluşlarla paylaşmak zorundayken, Tanzimat'la birlikte getirilen reformlar bu gelirlerin oldukça önemli bölümünün doğrudan devlete intikalini sağlayabilmiştir.
Klasik Osmanlı mali sisteminde devlet gelirlerinin çok önemli bir bölümü kırsal kesimden sağlanıyordu. "Aşar" adıyla hepimizin bildiği bu vergi devletin en temel gelir kalemini oluşturuyordu. Şehir insanları ise prensipte kişi olarak vergilerden muaftılar. Ancak "ihtisap" olarak adlandırılan pazar vergileri ile tükettikleri mallar sebebiyle gümrük vergisi şeklinde birtakım vergiler öderlerdi. Bunun dışında devletin yine çok önemli bir vergi kalemi gayrimüslimlerden alınan cizyeydi. Devlet bu önemli gelir kaynaklarının bir bölümünü dirlik, mülk veya vakıf şeklinde belirli kişi ve gruplara tahsis etmişti. Bir bölümü de doğrudan, merkezi hazineye giriyordu; özellikle has şeklinde düzenlenen vergiler merkezi hazine adına toplanıyordu. Bu merkezi hazine adına ayrılan gelirlerin tahsili iltizam yöntemiyle gerçekleştiriliyordu ve dolayısıyla da devlet bu gelirlerinin bir bölümünü de mültezim denilen gruplarla paylaşmak zorunda kalıyordu.
Özellikle savaş yıllarında, ihtiyacın miktarına bağlı olarak daha çok hane, aile, çift, ocak gibi bir esasa dayalı olarak dağıtımı gerçekleştirilen ve "tekalif-i örfiye" adı verilen vergilerle de merkezi hazine ek gelir sağlıyordu.
Merkezi hazinenin bu sınırlı kaynakları, harcamaların da sınırlı olması nedeniyle büyük bir mali problem yaratmıyordu. En önemli harcama alanı oldukça düşük maaşlar alan ve sayıları da sınırlı olan yeniçerilerin maaşlarıydı. Ancak zaman içinde askeri teknolojideki değişmelere de bağlı olarak devletin savunma ihtiyaçlarının karşılanması, merkezdeki yeniçeri ordusunun sayısının giderek artırılmasını gerektirdi. Bu askeri ihtiyaçları karşılamak için merkezi yönetimin gelirlerini artırmada başvurduğu yöntem, vergileme gücünü artırarak mevcut gelirlerin daha büyük bölümünü merkezi hazineye aktarmak ya da malikâne ve esham gibi daha sonra gerçekleşecek gelirlerinin önceden tahsilini sağlayan yöntemlere başvurmak oldu.
19. yüzyıla gelindiğinde yeniçeri ordusu ile devletin temel savunma probleminin çözümlenemeyeceğinin anlaşılması ile yeni bir ordu kurma gayretleri ortaya çıkınca devletin gelir ihtiyaçları daha da şiddetli hale geldi. Devlet 19. yüzyıl başında bu problemini, merkezi hazineye bol ve kolay gelir sağlayabilecek, müsadere, tağşiş, miri mübayaa ve ticari tekeller oluşturma gibi birtakım klasik yöntemlerle çözmeye çalıştı. Bu mali yöntemlerin sakıncası, uzun dönemde üretici kesimler üzerinde olumsuz etkiler yaratmasıydı. Özellikle tarım kesiminde ciddi bir daralmanın ortaya çıkmasında uygulanan bu yöntemlerin ciddi bir rolü olmuştur.
Tanzimat yönetimi 19. yüzyılın ilk yarısındaki bu olumsuz uygulamaların sonuçlarını görerek daha uzun dönemli, daha köklü bir reform gayretine girmiştir. Tanzimat yönetiminin mali alanda üç temel hedefinden söz edilebilir. Birincisi, ödeme gücünü dikkate almayan geleneksel vergi sistemi yerine doğrudan geliri ve serveti vergilendirmek. İkinci olarak, istisna ve muafiyetlere yer vermeden ödeme gücü olan herkesin vergilendirilmesi, vergi yükümlüsü haline getirilmesi yine Tanzimat yöneticilerinin çok önemli bir hedefiydi. Nihai olarak da etkin bir mali bürokrasi oluşturarak bu gelirlerin doğrudan devlet adına toplanması hedefleniyordu.
Tanzimat yönetiminin başlattığı reformlar daha sonra II. Abdülhamit ve İttihat ve Terakki dönemlerinde de sürdürülerek geleneksel Osmanlı vergi sisteminde ciddi bir dönüşüm sağlanmıştır. Tanzimat yönetimi vergilere oldukça basit bir yapı getirmiştir: Tekalif-i örfiye olarak bahsettiğimiz haneye, ocağa veya başka esaslara bağlı olarak tahsil edilen pek çok türü ve tahsis şekli olan vergiler kaldırılarak tek bir vergi getirilmiştir. Bu vergiyi merkez maliyesi sadece vilayetler düzeyinde belirlemiştir. Daha sonra bunların vilayet içinde dağılımı yerel otoritelere bırakılmaktaydı. Onlar da kaza, mahalle ya da köyler arasında bu vergilerin dağıtımını sağlamaktaydı, hatta bu yüzden komşuca paylaşılan vergi olarak nitelendiriliyordu. Daha sonra hanelerin ödeme güçlerine göre bunun paylaşılması gerekiyordu. Tanzimat yönetimi bu dağılımın tesadüfi olmasını önleyebilmek için ciddi bir gelir ve servet tahriri çalışması başlatmıştır. Tanzimat yönetiminin ilk mali örgütlenme şekli olan muhasıllıkların başında yer alan muhasılların bir önemli görevi de, vergi dağılımının sağlanması için, bulundukları bölgelerde hanelerin gelir ve servetlerini tespit etmekti; fakat olumlu bir sonuç alınamadı. Daha sonra tüm imparatorlukta 1844 yılında temettuat tahrirleri adı verilen gelir sayımları gerçekleştirildi ve merkezde bunların özetleri çıkartıldı. İmparatorluğun aşağı yukarı bütün eyaletlerinde vergi yükünün ne olduğu hesaplandı ve sonuçta Rumeli bölgesinin vergi yükünün çok düşük, buna karşılık Anadolu'nunkinin yüksek olduğu görüldü. Ama bir vergi ayarlaması yapmanın, özellikle de Rumeli bölgesinde vergi yükünü artırmanın yaratabileceği siyasi problemler düşünüldüğünden, temettuat tahrirlerinin de pratikte bir sonuca ulaşması mümkün olmadı. Tanzimat'tan sonraki 20 yıl bütün gayretlere rağmen bu verginin de tekalif-i örfiyede olduğu gibi hane, ocak, çift gibi ödeme gücünü dikkate almayan esaslara göre dağıtımına devam edildi. 1858'de daha çok tapu ve kadastro tahriri sayılabilecek bir tahrir faaliyeti ciddi anlamda başlatıldı. Yanya ve Hüdavendigâr bölgeleri pilot bölge olarak seçildi; yerleşim merkezlerindeki arazi, arsa ve binalar ölçülerek gelirleri ve değerleri saptandı. Ayrıca bir nüfus sayımı yapıldı ve bölgede yaşayan insanların gelirleri, meslekleri tespit edildi ve kendilerine vergi yükümlülüklerini belirten bir kimlik verildi. Yanya ve Hüdavendigâr'da yapılan bu tapu kadastro çalışmaları oldukça başarılı oldu ve 1860'da tüm imparatorlukta aynı tür tahrirlerin yapılması kararlaştırıldı. Yapılan bu tahrirlerin asıl önemli sonucu, tamamıyla yeni bir servet vergisinin getirilmesiydi. Bütün arazi, arsa ve binalardan değerinin binde dördü oranında vergi alınmaya başlandı. Eğer bu mülk bir kira geliri getiriyorsa, ayrıca binde dört ek bir vergi daha ödenecekti; yani binde sekiz. Osmanlı mali uygulamasında servete yönelik bir vergi ilk defa konulmuş oluyordu. 1880'de yeni bir düzenleme yapıldı ve arazi ve arsalarla sahibi tarafından mesken olarak kullanılan ve değeri 20.000 kuruşu aşmayan mülklerde vergi oranı binde dört olarak tesbit olundu, ama mülk kiraya verilmişse veya değeri 20.000 kuruşu aşıyorsa o zaman bu vergi oranı binde sekiz olarak uygulanacaktı. 1858 ve 1860 tahrirlerinde insanların san*** ve ticari faaliyetlerinden elde ettikleri kazançların da tespit edilmesine yönelik bir çalışma yapıldı ve ilk kez, binde üç oranında bir gelir vergisi kondu. Temettü vergisi olarak adlandırılan bu vergi 1878'de % 4'e, 1886'da % 5'e yükseltildi. Ayrıca bu tarihte maaşlar ve ücretler de bu vergilerin konusu haline getirildi ve böylece Osmanlı uygulamasında ilk defa bir gelir vergisi uygulaması başlatılmış oldu. Baştan itibaren tamamen maliye bürokrasisi tarafından toplatılan bu gelir ve servet vergileri hem devlet için önemli bir gelir kaynağı olmuş, hem de vergi yükünün kırsal kesimlerden şehirlere doğru yönlendirilmesini sağlamıştır.
19. Yüzyılda Osmanlı Kamu Maliyesi
Tanzimat, gerçekleştirdiği mali reformlarla modern bir mali yapı ortaya çıkarmıştır. İmparatorluğun klasik döneminde istisna ve imtiyazların son derece yaygın olduğu adeta tesadüfi bir vergi düzeninin egemen olduğu bir durumdan, genel kurallara dayalı olarak ödeme gücü olan herkesin vergilendirildiği bir yapıya geçilmiştir. Ayrıca devlet elde ettiği bu gelirleri klasik dönemde çeşitli kişi, grup ve kuruluşlarla paylaşmak zorundayken, Tanzimat'la birlikte getirilen reformlar bu gelirlerin oldukça önemli bölümünün doğrudan devlete intikalini sağlayabilmiştir.
Klasik Osmanlı mali sisteminde devlet gelirlerinin çok önemli bir bölümü kırsal kesimden sağlanıyordu. "Aşar" adıyla hepimizin bildiği bu vergi devletin en temel gelir kalemini oluşturuyordu. Şehir insanları ise prensipte kişi olarak vergilerden muaftılar. Ancak "ihtisap" olarak adlandırılan pazar vergileri ile tükettikleri mallar sebebiyle gümrük vergisi şeklinde birtakım vergiler öderlerdi. Bunun dışında devletin yine çok önemli bir vergi kalemi gayrimüslimlerden alınan cizyeydi. Devlet bu önemli gelir kaynaklarının bir bölümünü dirlik, mülk veya vakıf şeklinde belirli kişi ve gruplara tahsis etmişti. Bir bölümü de doğrudan, merkezi hazineye giriyordu; özellikle has şeklinde düzenlenen vergiler merkezi hazine adına toplanıyordu. Bu merkezi hazine adına ayrılan gelirlerin tahsili iltizam yöntemiyle gerçekleştiriliyordu ve dolayısıyla da devlet bu gelirlerinin bir bölümünü de mültezim denilen gruplarla paylaşmak zorunda kalıyordu.
Özellikle savaş yıllarında, ihtiyacın miktarına bağlı olarak daha çok hane, aile, çift, ocak gibi bir esasa dayalı olarak dağıtımı gerçekleştirilen ve "tekalif-i örfiye" adı verilen vergilerle de merkezi hazine ek gelir sağlıyordu.
Merkezi hazinenin bu sınırlı kaynakları, harcamaların da sınırlı olması nedeniyle büyük bir mali problem yaratmıyordu. En önemli harcama alanı oldukça düşük maaşlar alan ve sayıları da sınırlı olan yeniçerilerin maaşlarıydı. Ancak zaman içinde askeri teknolojideki değişmelere de bağlı olarak devletin savunma ihtiyaçlarının karşılanması, merkezdeki yeniçeri ordusunun sayısının giderek artırılmasını gerektirdi. Bu askeri ihtiyaçları karşılamak için merkezi yönetimin gelirlerini artırmada başvurduğu yöntem, vergileme gücünü artırarak mevcut gelirlerin daha büyük bölümünü merkezi hazineye aktarmak ya da malikâne ve esham gibi daha sonra gerçekleşecek gelirlerinin önceden tahsilini sağlayan yöntemlere başvurmak oldu.
19. yüzyıla gelindiğinde yeniçeri ordusu ile devletin temel savunma probleminin çözümlenemeyeceğinin anlaşılması ile yeni bir ordu kurma gayretleri ortaya çıkınca devletin gelir ihtiyaçları daha da şiddetli hale geldi. Devlet 19. yüzyıl başında bu problemini, merkezi hazineye bol ve kolay gelir sağlayabilecek, müsadere, tağşiş, miri mübayaa ve ticari tekeller oluşturma gibi birtakım klasik yöntemlerle çözmeye çalıştı. Bu mali yöntemlerin sakıncası, uzun dönemde üretici kesimler üzerinde olumsuz etkiler yaratmasıydı. Özellikle tarım kesiminde ciddi bir daralmanın ortaya çıkmasında uygulanan bu yöntemlerin ciddi bir rolü olmuştur.
Tanzimat yönetimi 19. yüzyılın ilk yarısındaki bu olumsuz uygulamaların sonuçlarını görerek daha uzun dönemli, daha köklü bir reform gayretine girmiştir. Tanzimat yönetiminin mali alanda üç temel hedefinden söz edilebilir. Birincisi, ödeme gücünü dikkate almayan geleneksel vergi sistemi yerine doğrudan geliri ve serveti vergilendirmek. İkinci olarak, istisna ve muafiyetlere yer vermeden ödeme gücü olan herkesin vergilendirilmesi, vergi yükümlüsü haline getirilmesi yine Tanzimat yöneticilerinin çok önemli bir hedefiydi. Nihai olarak da etkin bir mali bürokrasi oluşturarak bu gelirlerin doğrudan devlet adına toplanması hedefleniyordu.
Tanzimat yönetiminin başlattığı reformlar daha sonra II. Abdülhamit ve İttihat ve Terakki dönemlerinde de sürdürülerek geleneksel Osmanlı vergi sisteminde ciddi bir dönüşüm sağlanmıştır. Tanzimat yönetimi vergilere oldukça basit bir yapı getirmiştir: Tekalif-i örfiye olarak bahsettiğimiz haneye, ocağa veya başka esaslara bağlı olarak tahsil edilen pek çok türü ve tahsis şekli olan vergiler kaldırılarak tek bir vergi getirilmiştir. Bu vergiyi merkez maliyesi sadece vilayetler düzeyinde belirlemiştir. Daha sonra bunların vilayet içinde dağılımı yerel otoritelere bırakılmaktaydı. Onlar da kaza, mahalle ya da köyler arasında bu vergilerin dağıtımını sağlamaktaydı, hatta bu yüzden komşuca paylaşılan vergi olarak nitelendiriliyordu. Daha sonra hanelerin ödeme güçlerine göre bunun paylaşılması gerekiyordu. Tanzimat yönetimi bu dağılımın tesadüfi olmasını önleyebilmek için ciddi bir gelir ve servet tahriri çalışması başlatmıştır. Tanzimat yönetiminin ilk mali örgütlenme şekli olan muhasıllıkların başında yer alan muhasılların bir önemli görevi de, vergi dağılımının sağlanması için, bulundukları bölgelerde hanelerin gelir ve servetlerini tespit etmekti; fakat olumlu bir sonuç alınamadı. Daha sonra tüm imparatorlukta 1844 yılında temettuat tahrirleri adı verilen gelir sayımları gerçekleştirildi ve merkezde bunların özetleri çıkartıldı. İmparatorluğun aşağı yukarı bütün eyaletlerinde vergi yükünün ne olduğu hesaplandı ve sonuçta Rumeli bölgesinin vergi yükünün çok düşük, buna karşılık Anadolu'nunkinin yüksek olduğu görüldü. Ama bir vergi ayarlaması yapmanın, özellikle de Rumeli bölgesinde vergi yükünü artırmanın yaratabileceği siyasi problemler düşünüldüğünden, temettuat tahrirlerinin de pratikte bir sonuca ulaşması mümkün olmadı. Tanzimat'tan sonraki 20 yıl bütün gayretlere rağmen bu verginin de tekalif-i örfiyede olduğu gibi hane, ocak, çift gibi ödeme gücünü dikkate almayan esaslara göre dağıtımına devam edildi. 1858'de daha çok tapu ve kadastro tahriri sayılabilecek bir tahrir faaliyeti ciddi anlamda başlatıldı. Yanya ve Hüdavendigâr bölgeleri pilot bölge olarak seçildi; yerleşim merkezlerindeki arazi, arsa ve binalar ölçülerek gelirleri ve değerleri saptandı. Ayrıca bir nüfus sayımı yapıldı ve bölgede yaşayan insanların gelirleri, meslekleri tespit edildi ve kendilerine vergi yükümlülüklerini belirten bir kimlik verildi. Yanya ve Hüdavendigâr'da yapılan bu tapu kadastro çalışmaları oldukça başarılı oldu ve 1860'da tüm imparatorlukta aynı tür tahrirlerin yapılması kararlaştırıldı. Yapılan bu tahrirlerin asıl önemli sonucu, tamamıyla yeni bir servet vergisinin getirilmesiydi. Bütün arazi, arsa ve binalardan değerinin binde dördü oranında vergi alınmaya başlandı. Eğer bu mülk bir kira geliri getiriyorsa, ayrıca binde dört ek bir vergi daha ödenecekti; yani binde sekiz. Osmanlı mali uygulamasında servete yönelik bir vergi ilk defa konulmuş oluyordu. 1880'de yeni bir düzenleme yapıldı ve arazi ve arsalarla sahibi tarafından mesken olarak kullanılan ve değeri 20.000 kuruşu aşmayan mülklerde vergi oranı binde dört olarak tesbit olundu, ama mülk kiraya verilmişse veya değeri 20.000 kuruşu aşıyorsa o zaman bu vergi oranı binde sekiz olarak uygulanacaktı. 1858 ve 1860 tahrirlerinde insanların san*** ve ticari faaliyetlerinden elde ettikleri kazançların da tespit edilmesine yönelik bir çalışma yapıldı ve ilk kez, binde üç oranında bir gelir vergisi kondu. Temettü vergisi olarak adlandırılan bu vergi 1878'de % 4'e, 1886'da % 5'e yükseltildi. Ayrıca bu tarihte maaşlar ve ücretler de bu vergilerin konusu haline getirildi ve böylece Osmanlı uygulamasında ilk defa bir gelir vergisi uygulaması başlatılmış oldu. Baştan itibaren tamamen maliye bürokrasisi tarafından toplatılan bu gelir ve servet vergileri hem devlet için önemli bir gelir kaynağı olmuş, hem de vergi yükünün kırsal kesimlerden şehirlere doğru yönlendirilmesini sağlamıştır.