DeSTiNa
Çalışkan Üye
Sana Geliyorum
Yağmurlardan arta kalan o toprak kokusunun, tıkanan damarlarımda bir usare olacağını nereden
bilecektim. Ben eylüle küsmüştüm goncayken yapraklar. Daha serçeler dadanmamıştı ağaca, daha
bülbül figanda değildi gülün endamına, daha çiçekler tercüman değildi aşkın hissiyatına.
Ellerimde hüzün vardı. Kırmızı kan lekesini andıran. Gelincik tarlalarından, sevdaya teklifsiz
sunulsun diye aşırılmış güller. Onlar anlatıyorlardı ızdırabı; çiğ düşmüş gözyaşlarıyla... Umutsuzca
yuvasından ayrılan annenin bulamadığı nevalenin yüreği dağlayan acısı, çığlıklarla beraber
pervaneleşiyordu semada. Her kanat çırpışında bir kez daha ölüyordu anne, karşı konulamaz
histerik bir yaklaşımla...
Yaşama dört elle sarılmış geleceğe dönük beklentilerim vardı kuşkusuz. Aşk ikliminin gelmediği bir
coğrafyada, sevgisiz, monoton bu tiyatroyu oynayan, gülmeyen simalar mevcuttu çevrede.
Yüreklerine kurşun yarası değmemiş platonik saçmalıklarla doluydu, bir ucu büyük ihtiraslarla
yakılmış aşk mektupları... Ağlayışları bile yabancıydı, beni hoyratça söyleten şarkılarıma. Bakışları,
uzayın derinliklerinden yolcuları görmüş gözler gibi, hayret ve dehşet yüklüydü endamıma...
Sahile acımasızca vuran dalgaların melodisini, duyan yoktu benden başka. Yakamozu seyredip
hayaller kuran, kelebeklere isimler takıp, mutluluktan uçanlar yoktu. Ben, aşkı, aşk ikliminin
seyyahlarında zirveleşen duygularını, bende de hâsıl olması için satın almıştım. Onlar da benim gibi
ince ruhlu, benim gibi sırılsıklamdı zemheride. Biliyorlardı tabutun arkasından gidenlerin acısını.
Yeni tatmışlardı cennet kokusunun dudaklarda bıraktığı muştuyu. Mezarında bir ben anladım neden
ağladığımı, bir de o anladı; insanın her geçen gün biraz daha kaçtığı soğuk ürperti.
Göçmen kuşlar, aheste aheste gitti buralardan. Garda vedalaşan ellerde ve dillerde yine aynı
temenni, "Görüşürüz..." Evden ayrılan yiğitlerin ardından sallanan eller, edilen dualarda da hep aynı
inilti. Gurbeti vatan bilip uzaklardan kısacık bir iki hal hatırla dindirilen yürek fırtınalarında da aynı
özlem. Tekraren dönüşü olmayan bu yolun, yolcularının heybelerine bakacaklarmış, gümrükte. Ne
getirdiklerini tek tek inceleyeceklermiş. Ben ne götüreceğim acaba. Ateşe odun mu, sevgiliye gül
mü?...
Yağmurlardan arta kalan o toprak kokusunun, tıkanan damarlarımda bir usare olacağını nereden
bilecektim. Ben eylüle küsmüştüm goncayken yapraklar. Dallarda meyveler kıyama durmamışken
şiirler yazıyor, kurgular yapıyordum beynimde. Aşk kitaplarının basılmadan sırasında bekliyordum,
uykusuz. Özgürlük savaşçısı addetmiştim kendimi. Düşmanı olmayan bir beldenin, kendine düşman
tek adamıydım barış adına.
Beni anlamak için zıt anlamlı kelimelerin anlamını bilmek ve küçücük neşemle, küçücük köşemin
farkında olmak yetiyordu. Bana biçtikleri elbise, ruhumu sıkıyor; verdikleri rol beni öldürüyordu.
Yaşamak için sevmeye karar verdim. Yaşayacak, vazgeçmeyecek, direnecek, bana biçtikleri deli
gömleğini onlara giydirecektim. Zaten öyle olmam gerektiği yazılıydı, okunup idrak edilemeyen
sayfaların arasında...
Artık son deminde ayakta duramayan serseri bir mayın gibi infilak üzereyim. Seni tanımadan geçen
zamanımın kaybedilmiş kalıntılarına mersiye yakmak niyetinde değilim. Son bir hamleyle üzerime
çullanan fırtınanın gazabından kurtulmuş olarak sana geliyorum.
Şunu da biliyorum ki, ben zaten hep seninleydim...
Yağmurlar geceye davetiye çıkardı
Ağladı güneşin bana bakan yüzü
Hicran kuşattı ömrü dönmeyişinin ardından
Beraberce kuşandık hüznü
Bakakaldı yüreğimin gözü
Sormadın ve döndün
Duymadın martıların çığlıklarını
Ölüme doğru sonsuz uçuştayken
Zümrüdü Anka kuşunun kanadındaydın
Meğer ben çıkmışım yola erken
Bunaldım ve döndüm
O kutlu seferden
bilecektim. Ben eylüle küsmüştüm goncayken yapraklar. Daha serçeler dadanmamıştı ağaca, daha
bülbül figanda değildi gülün endamına, daha çiçekler tercüman değildi aşkın hissiyatına.
Ellerimde hüzün vardı. Kırmızı kan lekesini andıran. Gelincik tarlalarından, sevdaya teklifsiz
sunulsun diye aşırılmış güller. Onlar anlatıyorlardı ızdırabı; çiğ düşmüş gözyaşlarıyla... Umutsuzca
yuvasından ayrılan annenin bulamadığı nevalenin yüreği dağlayan acısı, çığlıklarla beraber
pervaneleşiyordu semada. Her kanat çırpışında bir kez daha ölüyordu anne, karşı konulamaz
histerik bir yaklaşımla...
Yaşama dört elle sarılmış geleceğe dönük beklentilerim vardı kuşkusuz. Aşk ikliminin gelmediği bir
coğrafyada, sevgisiz, monoton bu tiyatroyu oynayan, gülmeyen simalar mevcuttu çevrede.
Yüreklerine kurşun yarası değmemiş platonik saçmalıklarla doluydu, bir ucu büyük ihtiraslarla
yakılmış aşk mektupları... Ağlayışları bile yabancıydı, beni hoyratça söyleten şarkılarıma. Bakışları,
uzayın derinliklerinden yolcuları görmüş gözler gibi, hayret ve dehşet yüklüydü endamıma...
Sahile acımasızca vuran dalgaların melodisini, duyan yoktu benden başka. Yakamozu seyredip
hayaller kuran, kelebeklere isimler takıp, mutluluktan uçanlar yoktu. Ben, aşkı, aşk ikliminin
seyyahlarında zirveleşen duygularını, bende de hâsıl olması için satın almıştım. Onlar da benim gibi
ince ruhlu, benim gibi sırılsıklamdı zemheride. Biliyorlardı tabutun arkasından gidenlerin acısını.
Yeni tatmışlardı cennet kokusunun dudaklarda bıraktığı muştuyu. Mezarında bir ben anladım neden
ağladığımı, bir de o anladı; insanın her geçen gün biraz daha kaçtığı soğuk ürperti.
Göçmen kuşlar, aheste aheste gitti buralardan. Garda vedalaşan ellerde ve dillerde yine aynı
temenni, "Görüşürüz..." Evden ayrılan yiğitlerin ardından sallanan eller, edilen dualarda da hep aynı
inilti. Gurbeti vatan bilip uzaklardan kısacık bir iki hal hatırla dindirilen yürek fırtınalarında da aynı
özlem. Tekraren dönüşü olmayan bu yolun, yolcularının heybelerine bakacaklarmış, gümrükte. Ne
getirdiklerini tek tek inceleyeceklermiş. Ben ne götüreceğim acaba. Ateşe odun mu, sevgiliye gül
mü?...
Yağmurlardan arta kalan o toprak kokusunun, tıkanan damarlarımda bir usare olacağını nereden
bilecektim. Ben eylüle küsmüştüm goncayken yapraklar. Dallarda meyveler kıyama durmamışken
şiirler yazıyor, kurgular yapıyordum beynimde. Aşk kitaplarının basılmadan sırasında bekliyordum,
uykusuz. Özgürlük savaşçısı addetmiştim kendimi. Düşmanı olmayan bir beldenin, kendine düşman
tek adamıydım barış adına.
Beni anlamak için zıt anlamlı kelimelerin anlamını bilmek ve küçücük neşemle, küçücük köşemin
farkında olmak yetiyordu. Bana biçtikleri elbise, ruhumu sıkıyor; verdikleri rol beni öldürüyordu.
Yaşamak için sevmeye karar verdim. Yaşayacak, vazgeçmeyecek, direnecek, bana biçtikleri deli
gömleğini onlara giydirecektim. Zaten öyle olmam gerektiği yazılıydı, okunup idrak edilemeyen
sayfaların arasında...
Artık son deminde ayakta duramayan serseri bir mayın gibi infilak üzereyim. Seni tanımadan geçen
zamanımın kaybedilmiş kalıntılarına mersiye yakmak niyetinde değilim. Son bir hamleyle üzerime
çullanan fırtınanın gazabından kurtulmuş olarak sana geliyorum.
Şunu da biliyorum ki, ben zaten hep seninleydim...
Yağmurlar geceye davetiye çıkardı
Ağladı güneşin bana bakan yüzü
Hicran kuşattı ömrü dönmeyişinin ardından
Beraberce kuşandık hüznü
Bakakaldı yüreğimin gözü
Sormadın ve döndün
Duymadın martıların çığlıklarını
Ölüme doğru sonsuz uçuştayken
Zümrüdü Anka kuşunun kanadındaydın
Meğer ben çıkmışım yola erken
Bunaldım ve döndüm
O kutlu seferden