Kin ve Sevgi
Kin ve Sevgi
Savaşta ağaçlar, insanlar gibidir, herbirinin kendi yazgıları vardır. Topçumuzun ateşi altına yanıp yıkılmış kocaman geniş ormanlar görmüştüm. Geçenlerde köyün birinden sürülüp çıkarılan Almanlar bir ormana çektiler güçlerini. Teslim olmayıp orada tutunmayı planladılar, ama ölüm ağaçlarla birlikte tırpanlayıp yıktı onları. Alman asker ölüleri devrilmiş çam tomrukları altında yatıyordu. Lime lime olmuş bedenleri yeşil eğreltiotuları arasında çürüyordu. topların yarabere içinde bıraktığı çamların reçine kokusu, çürüyüp çözülen bedenlerin korkunç ağır, keskin kokusunu bastıramıyordu. Sanki yeryüzü bomba kraterlerinin yanmış sert kenarlarından gömütlerin o bayıltıcı kokusunu sızdırıyorgibiydi.
Ölüm şarapnellerimizin toprağı alüst edip yarattığı açık, tarlanın üzerine suskun bir görkemle kurulmuştu, açık alanın nerdeyse tam ortasında, bir tansığa sığınarak kurtulabilmiş bir kuş ağacı dimdik duruyordu. Yel çatırtıyla kırılan dallarını savur-muş, parlak, yapışkan genç yaprakların arasından hışırdıyordu. Bu açıklıktan geçmemiz gerekiyordu. Önümde yürüyen bir Kızılordu irtibatçısı ağacın gövdesine dostça dokunup, içten, nazik bir şaşkınlıkla sordu:
" Nasıl basardın kurtulmayı sevgilim ?" Çamın biri köküne çarpan bir top mermisiyle, biçilmiş gibi devrilmişti. Bir zamanlar dimdik durduğu, yerde şimdi kuru iğne yapraklarla taçlanmış bir reçine akıntısı vardı. Bir meşeyse ölümle daha değişik bir biçimde karşılaşmıştı.
Kışın son anlarında bir Alman top mermisi adsız bir dereciğin kıyısında büyümüş yaşlı bir meşe gövdesine düşmüştü..Düzensiz, eğri yarık ağacı ortadan ikiye bölmüştü; ama baharda, patlamanın dereye devirdiği taraf yaban bir inatla yaşama dönmüş ve taze yapraklarla kaplanmıştı. Kuşkusuz bugün de bu sakatlanmış meşenin alt dalları akan suda yüzerken, yüksek dalları hala tırtıllı yapraklarını eğilmez bir güçle kaldırmış, güneşe geriyordu.
Hafif kambur ve uzun boylu teğmen Gerasimov, geniş omuzlarını yukarı kabartıp bir kartal görünümü almış, siperinin girişinde oturup, taburunun bugün başarıyla geri püskürttüğü bir düşman tank saldırısı sırasında çatışmaların ayrıntılarını anlatıyordu.
Teğmenin zayıf yüzü dingin, neredeyse yan tutmaz bir görünümdeydi; alev alev gözleri kısılmıştı. Zaman zaman iri, boğumlu parmaklarını birbirine geçirerek, kırık, kalın bir sesle konuşuyordu. Dile getirilmez bir üzünç ya da derin, bastırılmış düşüncelerin su yüzüne çıktığı bu el devinimleri, güçlü yapısı ve enerjik, erkek yüzüyle garip bir çelişme yaratıyordu.
Birden sustu, yüzü karma karışık oldu bir an: yağız şakakları solgunlaştı, sabit, donuk bakışlı gözleri biran için ayrımsadığım söndürülemez yırtıcı bir kinle alevlenirken yüzünün etli kasları bir an gerilip gevşedi. Üç Alman tutsağının cephe çizgimiz yönünden ormanlık arasından geldiğini gördüm, arkalarında güneşten beyazlamış yazlık asker giysileriyle bir kızılordu muhafızı vardı, buruşuk kasketini başının arkasına devirmişti.
Kızılordu askeri ağır adımlarla yürüyordu. Elinde ölçülü bir tutuşla kavradığı, süngüsü günışığında parıldayan bir mavzer vardı. Alman tutsaklarda, çamurlu çarı k tipi ayakkabılar giydikleri ayaklarını istemeye sürüyerek yavaş yavaş ilerliyordu.
En öndeki Alman- kestane rengi fırça bıyıklı, sakalları iyice kabarmış, çökük avurtlu, otuzlarında bir adam- siperimizin tam karşısına geldi. Geçerken kurt gibi bir bakış fırlattı bize, palaskasına asılı miğferini şöyle bir yoklayarak geçip gitti. Birden teğmen Gerasimov öfkeyle ayağa kalkarak Kızılordu askerinin arkasından keskin, acı bir sesle bağırdı:
" Ne yapıyorsun sen, gezintiye mi çıkardın adamları ? kıpırda biraz ! Daha çabuk geçir şunları, sana söylüyorum !"
Birşeyler daha bağıracakmış gibi yaptı, ama heyecanla yutkundu, keskin bir dönüşle siperin merdivenlerinden aşağıya koştu. Konuşmalarımız sırasında orada bulunan siyasi denetçi şaşkın bakışlarımı görünce alçak sesle konuştu:
" Elimizden birşey gelmez, sinirleri yüzünden. Almanlara tutsak düşmüştü, bilmiyor musunuz ? Olanak bulduğunuzda konuşun bir. Müthiş kötü deneyimler geçirmiş, o zamandan beri de yaşayan Nazilerin görüntülerine bile dayanamıyor. Evet, yaşayanların ölüllerine bakabiliyor, dahası sevindiğini bile söyleyebilirim. Ama tutsakları gördüğü zaman ya gözlerini kapayıp solgun ve terleyen yüzüyle bu köşede oturuyor, ya da dönüp başka bir yere gidiyor." Siyasi Denetçi bana biraz eğilerek fısıldıyor. " Onunla iki kez saldırıya katıldım, bir beygirin gücü var adamda, neler yaptığını görmeliydiniz... Ben çok adam gördüm böyle, ama onun süngüyü ve namluyu kullanışı... müthiş bir şeydi!"
Geceleyin Alman topçusu zorlu bir ateşe başladı. Atışlar teknikti, eşit zaman kesitleri içinde. Uzaktan silahın sesini duyuyorduk önce, ardından top mermisi çelikten bir çığlık kopararak üzerimizden geçip gidiyordu, yüksek gecede yıldızlar vardı. Gümbürtü yükselip diniyordu, ve arkamızda bir yerlerde, cemse-lerin cephe çizgimize askeri taşıdığı yol yönünde madeni bir aydınlık sarı kıvılcımlar saçarak bir alev yükseliyor, gökgürültüsü gibi bir patlama geliyordu ardından.
Atışlar arasındaki zaman kesitlerinde, orman yeniden suskunun, egemenliğine girdiğinde, sivrisinek vızıltılarını bile duyabilirdiniz. Ve ateşten ürken kurbağalar yandaki bataklıkta kaygıyla vıraklıyordu.
Bir fındık çalısının dibinde duruyorduk, kopardığı bir dal parçasıyla sivrisinekleri uzaklaştırmaya çalışırken, acelesiz anlattı öyküsünü. Anımsadığım denli aynen veriyorum.
"Savaşa dek Doğu Sibirya'daki işletmelerde mühendis olarak çalıştım. Geçen yıl 9 Temmuz'da askere alındım. Bir ailem var: Karım, iki oğlum. Son savaşta babam yaralandıktan sonra sakatlanmıştı. Evet. Ayrıldığımızda, tahmin edeceğin gibi, karım ağladı:" Bütün gücüyle savun anayurdumuzu Utkuya ulaşmamız için, gerektiğinde yaşamını ver." O zaman gülerek ona şöyle dediğimi anımsıyorum: "Nesin sen ? Kanım mı, propo-gandacım mı ? Az çok büyüdüm artık ben Utkumuza gelince, onu faşistlerin boyunlarını sıka sıka, söke, söke alacağız, merak etme."" Doğal ki, daha güçlüydü babam. Ama o da bana ayrılık öğütlerini vermeden edemedi. " Anımsa Viktor" dedi, "Gerasi-mov adı sıradan bir şey değil. Sen, ataların gibi doğuştan işçisin. Senin büyük- büyükbaban Stragonov'a çalıştı. Ailemiz yüzyıllardır demir üretti ülkemiz için. Sen de bu savaşta demirden olduğunu göreceksin. Hükümet senin hükümetin, savaşa dek bir komutan olarak bildi seni o. Sen de düşmana aman vermemelisin."
"Başım üstüne baba."
" istasyona giderken partinin ilçe komitesi bürosuna uğradım. Sekreterimiz, kara kuru bir henifti. Karım ve babam bana adamakıllı bir söylev çektiklerine göre, bizim sekreter de bu konuda beni borçlu bırakmayacak herhalde diye düşünüyordum. Kuşkusuz yarım saat sürecek kısa bir konuşma yapacak ! Oysa tam karşıtı oldu. "Otur, Gerasimov" dedi. "Yola çıkmadan önce, gelenek olduğu üzre bir-iki dakika oturalım."
" Kısa bir süre oturduk sonra, suskunduk, sonra ayağa kalktı, görünüşü buğulanmış gibiydi. Eh, dedim, ne tansıklar gördük bugün !" herşey çok açık ve anlaşılır, Gerasimov yoldaş ! Senin daha uzun, kepçe kulaklı bir çocukken.Genç önder yakalığını taşıdığını anımsıyorum. Sonra bir Genç komünist olarak anımsıyorum seni, ve son on yıldır da bir komünist olarak tanıdım seni, Git ve aman verme o sürüngenlere ! Parti örgütü sana güveniyor !" Sonra yaşamımda ilk kez birbirimizi öptük sekreterle. Ve kahretsin, onun hiç de düşündüğüm gibi bir herif olmadığını ayrımsadım:
"Sonra karım az çok neşeli, aydınlık bir yüze kavuştu. Bilirsiniz, bir kadının kocasını cepheye uğurlaması hiç de öyle neşe-lendirici birşey değildir. O da bir ara üzüntüsündün bıraktı kendini. Yeniden ve yeniden önemli birşeyler söylemeye çalıştı, ama kafasının içinde esen bir yel vardı, ve bu onun düşüncelerini alıp götürmüştü. Sonra tren kalktı, benim vagonun yanısıra yürüyor, elimi sıkı sıkı tutuyordu.
"Bak viktor, dikkat et kendine. Üşüteyim deme cephede." "Bırak !" dedim, "Bırak Nadya. Ne olursa olsun üşütmeyeceğim. Zaten iklim çok ılıman oralarda." Ondan ayrılmak çok acıydı benim için; onun o sevgi dolu, aptalca sözleri giderdi biraz üzüntümü. Almanlara öfkeleniyordum: "Evet" diye düşündüm, " iha-netçi komşularımız saldırdılar bize. Sıkı tutunsunlar şimdi, ilk fırsatta zımbalayacağız sizi."
Gerasimov cephe çizgisinde başlayan makinalı tüfek ateşlerinin değişimine kulak vererek birkaç dakika sesiz kaldı. Makina-lılar sustuğunda bıraktığı yerden sürdürdü:
"Savaşa dek çalışmalarımız Alman makinalarınca destekleniyordu. O makinaları monte ederken her parçayı ayrıntılarıyla inceliyor, iyice bakıyordum, inkar edilmez birşey vardı bu makinaları akıllı eller biçimlemişti. Alman yazarların kitaplarını okuyor, çok seviyordum onları, Alman halkından saygıyla sözederdim. Doğru, bazen böylesine endüstrileşip uzmanlaşmış bir ulusun Hitler rejimini omuzlarında taşımasına köpürmüyordum değil, ama sonuçta bu kendilerini ilgilendirirdi. Sonra Batı Avrupa'da savaş başladı.
"Evet, şimdi cepheye doğru yola çıkmıştım ve düşünüyordum. "Almanlar teknikte güçlü, orduları da öyle küçümsenecek gibi değil. Kahretsin, böylesi bir düşmanla çarpışıp onu yenmek ilginç olmalı. Bizim de 1941'de ellerimiz armut toplamıyordu. Bu düşmandan özel bir nezaket beklemediğimi de belirtmeliyim. Karşınızdakiler faşistse ne nezaketi bekleyebilirsiniz ki ? Ama Hitler ordusunun olduğunu kanıtladığı böylesine bir kaba külhanbeyi sürüsüyle çarpışacağımı hiç düşünmemiştim. Neyse, konuya sonra geleceğim.
" Birliğimiz Temmuz sonunda cepheye ulaştı. 27'sinin sabahı ilk çatışmamıza girdik. Önceleri korkunçtu. Havan ateşi altında toprağa çivilenip kaldık. Ama akşama doğru yavaş yavaş alıştık ve küçük bir ders verdik adamlara: köyün birinden sürüp çıkardık onları. Bu ilk çatışmamızda onbeş kadar tutsak aldık. Şu an denli iyi anımsıyorum: İçeri koyduk onları, korkudan bembeyazdı yüzleri, saat onda adamlarım çatışmayı bıraktılar, her biri tutsaklara ne verebilirse verdi: bizi sefertasına lahana çorbası koyup verdi, bir diğeri tütün, bir üçüncüsü çaya çağırdı adamları. Sırtlarına "kamerad" diye vurup soruyorlardı: "Ne için dövüşüyorsunuz, kameraden ?"
"Ama adamlarımızdan biri, bir er, bu etkili sahneye baktı baktı, ve şöyle dedi: "Başlarına üşüştünüz dostlarınızın,'! Hepsi yoldaş oldu şimdi! Bir de bu yoldaşlarımızın cephe çizgisinin
gerisinde yaralılarımıza ve sivil halka neler yaptıklarını görmelisiniz." Bunu demesiyle başımızdan soğuk sular döküldü oda dönüp yürüdü.
"Biz süre sonra saldırıya geçtik, ve gerçekten de neler olduğunu gördük: yakılıp yıkılmış köyler, yüzlerce kadın, çocuk ve yaşlı vurulmuştu, tutsak edilen Kızılordu adamlarının bedenlerinden parçalar koparılmıştı, kadınlar, genç kızlar, dahası okul çocukları tecavüz edilip hunharca öldürülmüştü.
"Belleğimde özellikle kalan bir kız vardı şimdi. Onbir yaşlarında bir kız öğrenci. Almanlar yakalayıp bir bahçeye sürüklemiş, ırzına geçip öldürmüşlerdi. Çiğnenmiş patates sapları arasında yatıyordu, küçücük bir kız, sade bir çocuk, ilkokul kitapları, defterleri, kan içinde saçılmış çevresine. Okula gidiyormuş. Yüzü bıçakla korkunç bir biçimde darmadağın edilmişti; elinde açık bir okul çantasının kulpunu tutuyordu. Bedenini bir siper parkasıyla örtüp çevresinde dikildik sesizce. Sonra arkadaşlar yine sessizce çekilip gittiler. Ama ben öylece kalakaldım orada, anımsıyorum, deli gibi mırıldanıyordum:" Barkov ve Polonkin, Fiziki Coğrafya-ilk ve ortaokullar için ders kitabı." Şimdi orada otlar içinde duran kitabı iyi tanıyordum, okumuştum onu. Kendi kızım da şimdi beşinci sınıfda bu kitabı kullanıyordu.
"Evet. Razhin'den uzak değildi burası. Skivra yakınında bir derede tutsak edildikten sonra işkence edilerek öldürülmüş Kızılordu askerleri gördük. Siz hiç kasap dükkanında şöyle bir oyalandınız mı ? Evet, burası da az çok böylegörünüyordu işte. Deredeki ağaç dallarında kan-revan içinde elsiz, ayaksız, derileri yarı yüzülmüş cesetler asılıydı... Dere yatağında öldürülerek üstüste yığılmış sekiz kişi daha vardı. Bu işkence edilmiş adamların hangisine neyin ait olduğunu söylemek olanaksızdı. Tüm görebildiğimiz iri parçalar halinde kesilmiş bir et yığınıydı, bu yığının üzerinde de üstüste dizilmiş tabak sütunu gibi Kızılordu adamlarının kepleri duruyordu.
"Görmek zorunda kaldığım her şeyi sözcüklere dökebileceğim! mi düşünüyorsun ?Olanaksız bu ! Hiçbir sözcük betimleye-mez onları, insanın kendi gözleriyle görmesi gerek. Her neyse, yeterince konuştum." Teğmen yeniden uzun uzun sustu.
"Burada sigara içebilir miyiz ? diye sordum. "Evet.Avucunun içinde iç." diye yanıtladı gittikçe kısıklaşan bir sesle.
Bir iki nefes çektikten sonra sürdürdü. "Faşistlerin tüm bu yapıp ettiklerini gördükçe deli gibi oluyorduk, başka türlü de olamazdı zaten. Tümümüz insanlarla değil de kandan deliye dönmüş yoz bir köpek soyuyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyorduk. Makine parçalyarı endüstrisindeki ustalıklarını insanlarımızı öldürmekte, ırzlarına geçmekte ve işkencede de kullandıklarını görebiiyorduk... Sonra geri çekilmemiz gerekti, yine de devler gibi dövüşüyorduk.
"Benim bölüktekilerin hemen tümü Sibiryalılardı. Yine de Ukrayna topraklarını ümitsiz de olsak şiddetle savunduk. Hemşehrilerimden birçoğu Ukrayna'da öldü, ama biz faşistlerin üzerine daha bir öfkeyle saldırıyorduk. Evet, çekiliyorduk, ama bu arada iyi de bir ders veriyorduk onlara."
Sigarasından istekle bir nefes çektikten sonra, daha değişik, yumuşak bir sesle konuşmaya başladı.
"iyi toprak var Ukrayna'da, ve doğa masallardaki gibi orada. Her köy, her kasaba bizim buradakilere benziyordu, belki de orada hiç çekinmeden o denli çok kanımızı döktüğümüzden. Kanla bağlıdır insan derlerdi orada. Ve bir köy teslim ettiğimiz de yüreklerimiz parçalardı. Kahrederdik. Çekilirken hiçbirimiz diğerinin yüzüne bakamazdı.
savaş hikayeleri - savaş anıları - şolohov hikayeleri
Savaşta ağaçlar, insanlar gibidir, herbirinin kendi yazgıları vardır. Topçumuzun ateşi altına yanıp yıkılmış kocaman geniş ormanlar görmüştüm. Geçenlerde köyün birinden sürülüp çıkarılan Almanlar bir ormana çektiler güçlerini. Teslim olmayıp orada tutunmayı planladılar, ama ölüm ağaçlarla birlikte tırpanlayıp yıktı onları. Alman asker ölüleri devrilmiş çam tomrukları altında yatıyordu. Lime lime olmuş bedenleri yeşil eğreltiotuları arasında çürüyordu. topların yarabere içinde bıraktığı çamların reçine kokusu, çürüyüp çözülen bedenlerin korkunç ağır, keskin kokusunu bastıramıyordu. Sanki yeryüzü bomba kraterlerinin yanmış sert kenarlarından gömütlerin o bayıltıcı kokusunu sızdırıyorgibiydi.
Ölüm şarapnellerimizin toprağı alüst edip yarattığı açık, tarlanın üzerine suskun bir görkemle kurulmuştu, açık alanın nerdeyse tam ortasında, bir tansığa sığınarak kurtulabilmiş bir kuş ağacı dimdik duruyordu. Yel çatırtıyla kırılan dallarını savur-muş, parlak, yapışkan genç yaprakların arasından hışırdıyordu. Bu açıklıktan geçmemiz gerekiyordu. Önümde yürüyen bir Kızılordu irtibatçısı ağacın gövdesine dostça dokunup, içten, nazik bir şaşkınlıkla sordu:
" Nasıl basardın kurtulmayı sevgilim ?" Çamın biri köküne çarpan bir top mermisiyle, biçilmiş gibi devrilmişti. Bir zamanlar dimdik durduğu, yerde şimdi kuru iğne yapraklarla taçlanmış bir reçine akıntısı vardı. Bir meşeyse ölümle daha değişik bir biçimde karşılaşmıştı.
Kışın son anlarında bir Alman top mermisi adsız bir dereciğin kıyısında büyümüş yaşlı bir meşe gövdesine düşmüştü..Düzensiz, eğri yarık ağacı ortadan ikiye bölmüştü; ama baharda, patlamanın dereye devirdiği taraf yaban bir inatla yaşama dönmüş ve taze yapraklarla kaplanmıştı. Kuşkusuz bugün de bu sakatlanmış meşenin alt dalları akan suda yüzerken, yüksek dalları hala tırtıllı yapraklarını eğilmez bir güçle kaldırmış, güneşe geriyordu.
Hafif kambur ve uzun boylu teğmen Gerasimov, geniş omuzlarını yukarı kabartıp bir kartal görünümü almış, siperinin girişinde oturup, taburunun bugün başarıyla geri püskürttüğü bir düşman tank saldırısı sırasında çatışmaların ayrıntılarını anlatıyordu.
Teğmenin zayıf yüzü dingin, neredeyse yan tutmaz bir görünümdeydi; alev alev gözleri kısılmıştı. Zaman zaman iri, boğumlu parmaklarını birbirine geçirerek, kırık, kalın bir sesle konuşuyordu. Dile getirilmez bir üzünç ya da derin, bastırılmış düşüncelerin su yüzüne çıktığı bu el devinimleri, güçlü yapısı ve enerjik, erkek yüzüyle garip bir çelişme yaratıyordu.
Birden sustu, yüzü karma karışık oldu bir an: yağız şakakları solgunlaştı, sabit, donuk bakışlı gözleri biran için ayrımsadığım söndürülemez yırtıcı bir kinle alevlenirken yüzünün etli kasları bir an gerilip gevşedi. Üç Alman tutsağının cephe çizgimiz yönünden ormanlık arasından geldiğini gördüm, arkalarında güneşten beyazlamış yazlık asker giysileriyle bir kızılordu muhafızı vardı, buruşuk kasketini başının arkasına devirmişti.
Kızılordu askeri ağır adımlarla yürüyordu. Elinde ölçülü bir tutuşla kavradığı, süngüsü günışığında parıldayan bir mavzer vardı. Alman tutsaklarda, çamurlu çarı k tipi ayakkabılar giydikleri ayaklarını istemeye sürüyerek yavaş yavaş ilerliyordu.
En öndeki Alman- kestane rengi fırça bıyıklı, sakalları iyice kabarmış, çökük avurtlu, otuzlarında bir adam- siperimizin tam karşısına geldi. Geçerken kurt gibi bir bakış fırlattı bize, palaskasına asılı miğferini şöyle bir yoklayarak geçip gitti. Birden teğmen Gerasimov öfkeyle ayağa kalkarak Kızılordu askerinin arkasından keskin, acı bir sesle bağırdı:
" Ne yapıyorsun sen, gezintiye mi çıkardın adamları ? kıpırda biraz ! Daha çabuk geçir şunları, sana söylüyorum !"
Birşeyler daha bağıracakmış gibi yaptı, ama heyecanla yutkundu, keskin bir dönüşle siperin merdivenlerinden aşağıya koştu. Konuşmalarımız sırasında orada bulunan siyasi denetçi şaşkın bakışlarımı görünce alçak sesle konuştu:
" Elimizden birşey gelmez, sinirleri yüzünden. Almanlara tutsak düşmüştü, bilmiyor musunuz ? Olanak bulduğunuzda konuşun bir. Müthiş kötü deneyimler geçirmiş, o zamandan beri de yaşayan Nazilerin görüntülerine bile dayanamıyor. Evet, yaşayanların ölüllerine bakabiliyor, dahası sevindiğini bile söyleyebilirim. Ama tutsakları gördüğü zaman ya gözlerini kapayıp solgun ve terleyen yüzüyle bu köşede oturuyor, ya da dönüp başka bir yere gidiyor." Siyasi Denetçi bana biraz eğilerek fısıldıyor. " Onunla iki kez saldırıya katıldım, bir beygirin gücü var adamda, neler yaptığını görmeliydiniz... Ben çok adam gördüm böyle, ama onun süngüyü ve namluyu kullanışı... müthiş bir şeydi!"
Geceleyin Alman topçusu zorlu bir ateşe başladı. Atışlar teknikti, eşit zaman kesitleri içinde. Uzaktan silahın sesini duyuyorduk önce, ardından top mermisi çelikten bir çığlık kopararak üzerimizden geçip gidiyordu, yüksek gecede yıldızlar vardı. Gümbürtü yükselip diniyordu, ve arkamızda bir yerlerde, cemse-lerin cephe çizgimize askeri taşıdığı yol yönünde madeni bir aydınlık sarı kıvılcımlar saçarak bir alev yükseliyor, gökgürültüsü gibi bir patlama geliyordu ardından.
Atışlar arasındaki zaman kesitlerinde, orman yeniden suskunun, egemenliğine girdiğinde, sivrisinek vızıltılarını bile duyabilirdiniz. Ve ateşten ürken kurbağalar yandaki bataklıkta kaygıyla vıraklıyordu.
Bir fındık çalısının dibinde duruyorduk, kopardığı bir dal parçasıyla sivrisinekleri uzaklaştırmaya çalışırken, acelesiz anlattı öyküsünü. Anımsadığım denli aynen veriyorum.
"Savaşa dek Doğu Sibirya'daki işletmelerde mühendis olarak çalıştım. Geçen yıl 9 Temmuz'da askere alındım. Bir ailem var: Karım, iki oğlum. Son savaşta babam yaralandıktan sonra sakatlanmıştı. Evet. Ayrıldığımızda, tahmin edeceğin gibi, karım ağladı:" Bütün gücüyle savun anayurdumuzu Utkuya ulaşmamız için, gerektiğinde yaşamını ver." O zaman gülerek ona şöyle dediğimi anımsıyorum: "Nesin sen ? Kanım mı, propo-gandacım mı ? Az çok büyüdüm artık ben Utkumuza gelince, onu faşistlerin boyunlarını sıka sıka, söke, söke alacağız, merak etme."" Doğal ki, daha güçlüydü babam. Ama o da bana ayrılık öğütlerini vermeden edemedi. " Anımsa Viktor" dedi, "Gerasi-mov adı sıradan bir şey değil. Sen, ataların gibi doğuştan işçisin. Senin büyük- büyükbaban Stragonov'a çalıştı. Ailemiz yüzyıllardır demir üretti ülkemiz için. Sen de bu savaşta demirden olduğunu göreceksin. Hükümet senin hükümetin, savaşa dek bir komutan olarak bildi seni o. Sen de düşmana aman vermemelisin."
"Başım üstüne baba."
" istasyona giderken partinin ilçe komitesi bürosuna uğradım. Sekreterimiz, kara kuru bir henifti. Karım ve babam bana adamakıllı bir söylev çektiklerine göre, bizim sekreter de bu konuda beni borçlu bırakmayacak herhalde diye düşünüyordum. Kuşkusuz yarım saat sürecek kısa bir konuşma yapacak ! Oysa tam karşıtı oldu. "Otur, Gerasimov" dedi. "Yola çıkmadan önce, gelenek olduğu üzre bir-iki dakika oturalım."
" Kısa bir süre oturduk sonra, suskunduk, sonra ayağa kalktı, görünüşü buğulanmış gibiydi. Eh, dedim, ne tansıklar gördük bugün !" herşey çok açık ve anlaşılır, Gerasimov yoldaş ! Senin daha uzun, kepçe kulaklı bir çocukken.Genç önder yakalığını taşıdığını anımsıyorum. Sonra bir Genç komünist olarak anımsıyorum seni, ve son on yıldır da bir komünist olarak tanıdım seni, Git ve aman verme o sürüngenlere ! Parti örgütü sana güveniyor !" Sonra yaşamımda ilk kez birbirimizi öptük sekreterle. Ve kahretsin, onun hiç de düşündüğüm gibi bir herif olmadığını ayrımsadım:
"Sonra karım az çok neşeli, aydınlık bir yüze kavuştu. Bilirsiniz, bir kadının kocasını cepheye uğurlaması hiç de öyle neşe-lendirici birşey değildir. O da bir ara üzüntüsündün bıraktı kendini. Yeniden ve yeniden önemli birşeyler söylemeye çalıştı, ama kafasının içinde esen bir yel vardı, ve bu onun düşüncelerini alıp götürmüştü. Sonra tren kalktı, benim vagonun yanısıra yürüyor, elimi sıkı sıkı tutuyordu.
"Bak viktor, dikkat et kendine. Üşüteyim deme cephede." "Bırak !" dedim, "Bırak Nadya. Ne olursa olsun üşütmeyeceğim. Zaten iklim çok ılıman oralarda." Ondan ayrılmak çok acıydı benim için; onun o sevgi dolu, aptalca sözleri giderdi biraz üzüntümü. Almanlara öfkeleniyordum: "Evet" diye düşündüm, " iha-netçi komşularımız saldırdılar bize. Sıkı tutunsunlar şimdi, ilk fırsatta zımbalayacağız sizi."
Gerasimov cephe çizgisinde başlayan makinalı tüfek ateşlerinin değişimine kulak vererek birkaç dakika sesiz kaldı. Makina-lılar sustuğunda bıraktığı yerden sürdürdü:
"Savaşa dek çalışmalarımız Alman makinalarınca destekleniyordu. O makinaları monte ederken her parçayı ayrıntılarıyla inceliyor, iyice bakıyordum, inkar edilmez birşey vardı bu makinaları akıllı eller biçimlemişti. Alman yazarların kitaplarını okuyor, çok seviyordum onları, Alman halkından saygıyla sözederdim. Doğru, bazen böylesine endüstrileşip uzmanlaşmış bir ulusun Hitler rejimini omuzlarında taşımasına köpürmüyordum değil, ama sonuçta bu kendilerini ilgilendirirdi. Sonra Batı Avrupa'da savaş başladı.
"Evet, şimdi cepheye doğru yola çıkmıştım ve düşünüyordum. "Almanlar teknikte güçlü, orduları da öyle küçümsenecek gibi değil. Kahretsin, böylesi bir düşmanla çarpışıp onu yenmek ilginç olmalı. Bizim de 1941'de ellerimiz armut toplamıyordu. Bu düşmandan özel bir nezaket beklemediğimi de belirtmeliyim. Karşınızdakiler faşistse ne nezaketi bekleyebilirsiniz ki ? Ama Hitler ordusunun olduğunu kanıtladığı böylesine bir kaba külhanbeyi sürüsüyle çarpışacağımı hiç düşünmemiştim. Neyse, konuya sonra geleceğim.
" Birliğimiz Temmuz sonunda cepheye ulaştı. 27'sinin sabahı ilk çatışmamıza girdik. Önceleri korkunçtu. Havan ateşi altında toprağa çivilenip kaldık. Ama akşama doğru yavaş yavaş alıştık ve küçük bir ders verdik adamlara: köyün birinden sürüp çıkardık onları. Bu ilk çatışmamızda onbeş kadar tutsak aldık. Şu an denli iyi anımsıyorum: İçeri koyduk onları, korkudan bembeyazdı yüzleri, saat onda adamlarım çatışmayı bıraktılar, her biri tutsaklara ne verebilirse verdi: bizi sefertasına lahana çorbası koyup verdi, bir diğeri tütün, bir üçüncüsü çaya çağırdı adamları. Sırtlarına "kamerad" diye vurup soruyorlardı: "Ne için dövüşüyorsunuz, kameraden ?"
"Ama adamlarımızdan biri, bir er, bu etkili sahneye baktı baktı, ve şöyle dedi: "Başlarına üşüştünüz dostlarınızın,'! Hepsi yoldaş oldu şimdi! Bir de bu yoldaşlarımızın cephe çizgisinin
gerisinde yaralılarımıza ve sivil halka neler yaptıklarını görmelisiniz." Bunu demesiyle başımızdan soğuk sular döküldü oda dönüp yürüdü.
"Biz süre sonra saldırıya geçtik, ve gerçekten de neler olduğunu gördük: yakılıp yıkılmış köyler, yüzlerce kadın, çocuk ve yaşlı vurulmuştu, tutsak edilen Kızılordu adamlarının bedenlerinden parçalar koparılmıştı, kadınlar, genç kızlar, dahası okul çocukları tecavüz edilip hunharca öldürülmüştü.
"Belleğimde özellikle kalan bir kız vardı şimdi. Onbir yaşlarında bir kız öğrenci. Almanlar yakalayıp bir bahçeye sürüklemiş, ırzına geçip öldürmüşlerdi. Çiğnenmiş patates sapları arasında yatıyordu, küçücük bir kız, sade bir çocuk, ilkokul kitapları, defterleri, kan içinde saçılmış çevresine. Okula gidiyormuş. Yüzü bıçakla korkunç bir biçimde darmadağın edilmişti; elinde açık bir okul çantasının kulpunu tutuyordu. Bedenini bir siper parkasıyla örtüp çevresinde dikildik sesizce. Sonra arkadaşlar yine sessizce çekilip gittiler. Ama ben öylece kalakaldım orada, anımsıyorum, deli gibi mırıldanıyordum:" Barkov ve Polonkin, Fiziki Coğrafya-ilk ve ortaokullar için ders kitabı." Şimdi orada otlar içinde duran kitabı iyi tanıyordum, okumuştum onu. Kendi kızım da şimdi beşinci sınıfda bu kitabı kullanıyordu.
"Evet. Razhin'den uzak değildi burası. Skivra yakınında bir derede tutsak edildikten sonra işkence edilerek öldürülmüş Kızılordu askerleri gördük. Siz hiç kasap dükkanında şöyle bir oyalandınız mı ? Evet, burası da az çok böylegörünüyordu işte. Deredeki ağaç dallarında kan-revan içinde elsiz, ayaksız, derileri yarı yüzülmüş cesetler asılıydı... Dere yatağında öldürülerek üstüste yığılmış sekiz kişi daha vardı. Bu işkence edilmiş adamların hangisine neyin ait olduğunu söylemek olanaksızdı. Tüm görebildiğimiz iri parçalar halinde kesilmiş bir et yığınıydı, bu yığının üzerinde de üstüste dizilmiş tabak sütunu gibi Kızılordu adamlarının kepleri duruyordu.
"Görmek zorunda kaldığım her şeyi sözcüklere dökebileceğim! mi düşünüyorsun ?Olanaksız bu ! Hiçbir sözcük betimleye-mez onları, insanın kendi gözleriyle görmesi gerek. Her neyse, yeterince konuştum." Teğmen yeniden uzun uzun sustu.
"Burada sigara içebilir miyiz ? diye sordum. "Evet.Avucunun içinde iç." diye yanıtladı gittikçe kısıklaşan bir sesle.
Bir iki nefes çektikten sonra sürdürdü. "Faşistlerin tüm bu yapıp ettiklerini gördükçe deli gibi oluyorduk, başka türlü de olamazdı zaten. Tümümüz insanlarla değil de kandan deliye dönmüş yoz bir köpek soyuyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyorduk. Makine parçalyarı endüstrisindeki ustalıklarını insanlarımızı öldürmekte, ırzlarına geçmekte ve işkencede de kullandıklarını görebiiyorduk... Sonra geri çekilmemiz gerekti, yine de devler gibi dövüşüyorduk.
"Benim bölüktekilerin hemen tümü Sibiryalılardı. Yine de Ukrayna topraklarını ümitsiz de olsak şiddetle savunduk. Hemşehrilerimden birçoğu Ukrayna'da öldü, ama biz faşistlerin üzerine daha bir öfkeyle saldırıyorduk. Evet, çekiliyorduk, ama bu arada iyi de bir ders veriyorduk onlara."
Sigarasından istekle bir nefes çektikten sonra, daha değişik, yumuşak bir sesle konuşmaya başladı.
"iyi toprak var Ukrayna'da, ve doğa masallardaki gibi orada. Her köy, her kasaba bizim buradakilere benziyordu, belki de orada hiç çekinmeden o denli çok kanımızı döktüğümüzden. Kanla bağlıdır insan derlerdi orada. Ve bir köy teslim ettiğimiz de yüreklerimiz parçalardı. Kahrederdik. Çekilirken hiçbirimiz diğerinin yüzüne bakamazdı.