OxyjeN
Admin
Cam Kırığı Kelimeler 3
Cam Kırığı Kelimeler 3
Cam Kırığı Kelimeler 3
gülün dikeni - Oktay Karagöz
3 NCÜ BÖLÜM
Birden iki renk kaldı!
Ya siyah,
ya da beyaz olacaktı.
Gerçek, bir köpek gibi belki de,
ellerini ısıracaktı.
Halil kararını vermişti. Mademki babası onu buraya kendi elleriyle teslim etmiş ve yaşadığını kendisinden gizlemek istemişti, o zaman ona istediğini vermek lazım gerekmez miydi? Şimdi, yıllar boyunca varlığı yadsınan bir evlat olarak kendi cevabını babasına vermek zamanı gelmişti öyleyse!
Halil, yurdun bahçesinde Nail Bey’e vereceği cevabın ne olacağını düşünürken, hayalinde babasının yerinde bir karşı taraf icat ediyor, bu karşı taraftan tümüyle öfkenin tesiri altında yılların hesabını soruyordu. Bu hayali hesaplaşma bir nebze onu rahatlatsa da, aynı zamanda farkında olmadan babasına karşı koyamadığı bir öfkeyi de beslemeye başlamıştı artık.
Bu hesaplaşmasının içinde öylesine kaybolmuştu ki, en yakın arkadaşı Recep’in yanına geldiğini ancak onun sorusuyla karşı karşıya kalınca fark etti:
- Halil, ne yapıyorsun yalnız başına burada?
Suçüstü yakalanmış hissine kapılan Halil, babası hakkında öğrendiklerini en yakın arkadaşından bile saklamak istedi. Soruyu geçiştirmek için:
- Bir şey yok, düşünüyordum.
- Ne düşünüyordun ki?
- Hiçbir şey.
Recep soruyu derinleştirdi:
- Sen hiç bir şey hakkında böyle düşünecek değilsin. Söyle bakalım nedir bu “hiç” şey?
Halil, az önce verdiği kararın nedenlerinden değil ama sonucundan bahsetmeyi uygun buldu:
- Buralardan gitmeyi düşünüyordum, Recep.
Recep beklemediği bu cevaba şaşırmıştı.
- Neden gideceksin, ne oldu ki? Diye heyecanla sordu.
Halil, içindeki meçhule meydan okur gibi karşılık verdi:
- Ömrümüzün sonuna kadar burada kalacak değiliz Recep. Hepimiz nasıl olsa bir gün kendi hayatımız ve kendi gerçeklerimizle yüzleşmek zorunda değil miyiz? Hayat bizim için sadece içinde yaşadığımız bu yurttan ibaret değil. Dışarıda bizi bekleyen koskoca bir dünya var.
Recep, şaşırmış bir cevapla bu açıklamaya karşılık verdi:
- Haklısın ama nereye, nasıl gideceksin ki?
- Bunu yakında öğreneceğim, dedi ve oturduğu yerden kalkarak, Recep’in kaygılarını artıran bir hızlı adımlarla koğuşuna doğru yürümeye başladı.
Halil, aynı günün akşamı yurdun müdürü Nail Bey’in odasında kararını açıklıyordu. Ve söyleyeceklerini öfkesinin tesiriyle adeta önceden ezberlemiş gibiydi:
- Müdür Bey ben kararımı verdim. Babamı görmek ve onun yanına gitmek istemiyorum! Bu kararım kesindir. Ve bu kararım hakkında konuşmakta istemiyorum. Benim için bir iş bulabileceğinizi söylemiştiniz. Bana yardımcı olursanız sevinirim. Buralardan gitmek istiyorum.
Nail Bey sanki bu sözleri duyacağını bilen bir sakinlikte dinledi. Ve devam etti:
-Halil kararını iyi düşündün mü oğlum? Bir daha sormayacağım.
Cevap kısa ve kesindi:
-Evet, çok düşündüm müdür bey.
-O halde sana bir adres ve isim vereceğim. Gittiğin yerdeki kişi benim arkadaşımdır.
Sana yardımcı olacaktır, dedi ve önündeki kâğıda bir isim ve adres yazmaya başladı.
İsmi ve adresi yazdığı kâğıdı Halil’e uzatırken:
-Ne zaman gitmeyi düşünüyorsun? Diye sordu.
Halil, konuşma ilerledikçe daha çok öfkenin emri altında giren, yaralı, ama bağ eğmez bir gururun sesiyle cevap verdi:
-Mümkünse hemen!
Bu cevabın üzerine odada bir müddet sessizlik oldu. Nail Bey, Halil’in bu baş eğmez, gururlu ses tonunun arkasında yaralı bir kalbin atışlarını ilk defa duyuyordu ve babacan bir tavırla devam etmek gereği hissetti:
- Bu kadar acele etmene gerek yok evladım. Eşyalarını topla, sevdiklerinle vedalaş, sonra istediğin zaman gidersin. Merak etme, gideceğin yerdeki arkadaşım iyi birisidir. Senin yapman gereken; sadece içtenlikle çalışıp gayret etmendir. Çocukluğunun geçtiği bu yurdu, arkadaşlarını, bizleri unutma. Burası senin evindir. Ve ben sana güveniyorum.
Halil, artık daha fazla konuşmak istemiyordu:
-Peki müdürüm. Müsaade ederseniz eşyalarımı toplamak istiyorum şimdi, dedi ve sustu.
Halil müdürün odasından dışarı çıktığında akşamın karanlığı günün üstünü örtmek üzereydi. Ama ufuk çizgisindeki kızıllık, vakit denilen duyguyu adeta silip süpürüyor; insanı kendi içine çeken amber rengin içindeki zaman, güneşin yeni battığını değil, sanki güneşin şimdi yeni doğuyor olduğunu düşündürecek kadar aldatıyordu insanı… Ama bir gerçek vardı: Halil için şimdi güneş batmış ve gecenin karanlığı yavaş yavaş, fakat emin adımlarla günün son kalan ışıklarını da boğmaya başlamıştı…
gülün dikeni | Oktay Karagöz
Cam Kırığı Kelimeler 3
gülün dikeni - Oktay Karagöz
3 NCÜ BÖLÜM
Birden iki renk kaldı!
Ya siyah,
ya da beyaz olacaktı.
Gerçek, bir köpek gibi belki de,
ellerini ısıracaktı.
Halil kararını vermişti. Mademki babası onu buraya kendi elleriyle teslim etmiş ve yaşadığını kendisinden gizlemek istemişti, o zaman ona istediğini vermek lazım gerekmez miydi? Şimdi, yıllar boyunca varlığı yadsınan bir evlat olarak kendi cevabını babasına vermek zamanı gelmişti öyleyse!
Halil, yurdun bahçesinde Nail Bey’e vereceği cevabın ne olacağını düşünürken, hayalinde babasının yerinde bir karşı taraf icat ediyor, bu karşı taraftan tümüyle öfkenin tesiri altında yılların hesabını soruyordu. Bu hayali hesaplaşma bir nebze onu rahatlatsa da, aynı zamanda farkında olmadan babasına karşı koyamadığı bir öfkeyi de beslemeye başlamıştı artık.
Bu hesaplaşmasının içinde öylesine kaybolmuştu ki, en yakın arkadaşı Recep’in yanına geldiğini ancak onun sorusuyla karşı karşıya kalınca fark etti:
- Halil, ne yapıyorsun yalnız başına burada?
Suçüstü yakalanmış hissine kapılan Halil, babası hakkında öğrendiklerini en yakın arkadaşından bile saklamak istedi. Soruyu geçiştirmek için:
- Bir şey yok, düşünüyordum.
- Ne düşünüyordun ki?
- Hiçbir şey.
Recep soruyu derinleştirdi:
- Sen hiç bir şey hakkında böyle düşünecek değilsin. Söyle bakalım nedir bu “hiç” şey?
Halil, az önce verdiği kararın nedenlerinden değil ama sonucundan bahsetmeyi uygun buldu:
- Buralardan gitmeyi düşünüyordum, Recep.
Recep beklemediği bu cevaba şaşırmıştı.
- Neden gideceksin, ne oldu ki? Diye heyecanla sordu.
Halil, içindeki meçhule meydan okur gibi karşılık verdi:
- Ömrümüzün sonuna kadar burada kalacak değiliz Recep. Hepimiz nasıl olsa bir gün kendi hayatımız ve kendi gerçeklerimizle yüzleşmek zorunda değil miyiz? Hayat bizim için sadece içinde yaşadığımız bu yurttan ibaret değil. Dışarıda bizi bekleyen koskoca bir dünya var.
Recep, şaşırmış bir cevapla bu açıklamaya karşılık verdi:
- Haklısın ama nereye, nasıl gideceksin ki?
- Bunu yakında öğreneceğim, dedi ve oturduğu yerden kalkarak, Recep’in kaygılarını artıran bir hızlı adımlarla koğuşuna doğru yürümeye başladı.
Halil, aynı günün akşamı yurdun müdürü Nail Bey’in odasında kararını açıklıyordu. Ve söyleyeceklerini öfkesinin tesiriyle adeta önceden ezberlemiş gibiydi:
- Müdür Bey ben kararımı verdim. Babamı görmek ve onun yanına gitmek istemiyorum! Bu kararım kesindir. Ve bu kararım hakkında konuşmakta istemiyorum. Benim için bir iş bulabileceğinizi söylemiştiniz. Bana yardımcı olursanız sevinirim. Buralardan gitmek istiyorum.
Nail Bey sanki bu sözleri duyacağını bilen bir sakinlikte dinledi. Ve devam etti:
-Halil kararını iyi düşündün mü oğlum? Bir daha sormayacağım.
Cevap kısa ve kesindi:
-Evet, çok düşündüm müdür bey.
-O halde sana bir adres ve isim vereceğim. Gittiğin yerdeki kişi benim arkadaşımdır.
Sana yardımcı olacaktır, dedi ve önündeki kâğıda bir isim ve adres yazmaya başladı.
İsmi ve adresi yazdığı kâğıdı Halil’e uzatırken:
-Ne zaman gitmeyi düşünüyorsun? Diye sordu.
Halil, konuşma ilerledikçe daha çok öfkenin emri altında giren, yaralı, ama bağ eğmez bir gururun sesiyle cevap verdi:
-Mümkünse hemen!
Bu cevabın üzerine odada bir müddet sessizlik oldu. Nail Bey, Halil’in bu baş eğmez, gururlu ses tonunun arkasında yaralı bir kalbin atışlarını ilk defa duyuyordu ve babacan bir tavırla devam etmek gereği hissetti:
- Bu kadar acele etmene gerek yok evladım. Eşyalarını topla, sevdiklerinle vedalaş, sonra istediğin zaman gidersin. Merak etme, gideceğin yerdeki arkadaşım iyi birisidir. Senin yapman gereken; sadece içtenlikle çalışıp gayret etmendir. Çocukluğunun geçtiği bu yurdu, arkadaşlarını, bizleri unutma. Burası senin evindir. Ve ben sana güveniyorum.
Halil, artık daha fazla konuşmak istemiyordu:
-Peki müdürüm. Müsaade ederseniz eşyalarımı toplamak istiyorum şimdi, dedi ve sustu.
Halil müdürün odasından dışarı çıktığında akşamın karanlığı günün üstünü örtmek üzereydi. Ama ufuk çizgisindeki kızıllık, vakit denilen duyguyu adeta silip süpürüyor; insanı kendi içine çeken amber rengin içindeki zaman, güneşin yeni battığını değil, sanki güneşin şimdi yeni doğuyor olduğunu düşündürecek kadar aldatıyordu insanı… Ama bir gerçek vardı: Halil için şimdi güneş batmış ve gecenin karanlığı yavaş yavaş, fakat emin adımlarla günün son kalan ışıklarını da boğmaya başlamıştı…
gülün dikeni | Oktay Karagöz